ÇOCUĞU YAZMAYA DÖNÜŞ

Suni kültür dokusuyla henüz aşılanmamış insanın ilk evresi olan çocukluk bir anlamda insanın sınırlanmamış doğa özü oluyor. Acılar içinde doğrulsa da ne bunun farkında ne de bilincinde değildir. çocuk kendi başına bırakıldığında çevresindeki nesnelere meraklı ve bomboş gözlerle bakınıp duru. Kendisince sesler çıkarır. Belki de kendi sesini ilk duyduğunda şaşırır. Sonra sesini duymak istercesine mırıldanır, söylenip durur ve biraz da çığırtır. Seslerin ahengi kendi kendini bulur. Ritmikleşen çığırtmalar bir helezon olup gider. Doğanın uyumuyla aynılaşan seslerin dışarıdan duyumu gelişkin insana göre yabanıl ve anlaşılmaz gelir. anlam bulamadığından bir tebessümle bakıp geçer. Çünkü dünyalar henüz apayrıdır.

Çocuk doğada görebildiği dokunu duyabildiği herşeyle ilgilidir. Ve gün geçtikçe çıkardığı deney birikimi giderek kendisiyle birlikte büyür. Hiç umulmadık yada garipsenecek şeylere bir ilgi ve yakınlık duyabileceği gibi tersinden ilgili olması istenilene veya ilgili olacağı sanılarak da bu kez kendisi anlamsız bulup ona soğukça davranır.

Büyümekte olduğu mekanla kendi dünyası arasında bir denge kurmaya çalışırken yetişkinlerce dıştan manipülasyona uğrayarak bir çelişki ve sıkışma yaşamaya başlar. Artık küskünlükle kırgınlığın mimiklerine kazınma zamanlarının başlangıcıdır bu. Böylece dünyada üretilen kavramlardan tabu gelenek vb tüm sınırlardan habersizken dayatma ve öğütlerle pedagojik çarka kurbanlanır. Buna karşı her direndiğinde binbir yöntemle boyun eğmeye ve rehabiliteye maruz bırakılır. Kendi doğasına dönüp sığınacağı tüm çabaları boşa çıkarılmakta tüm yollar kapatılmaktadır. İsyan etmek istese de bir yolu bulunup mutlaka hizaya konulacaktır.

Ve artık doğanın bir parçası canlı türü gibi uyumlanmaktan çıkarılıp insan toplumunca (dahası yetişkinlerce) sınırları tavizsiz belirlenen ekolojiye evrimleştirilir. Öyle ki doğallığın uzaklaştırılıp toplumca suni yaratılan ekolojiye bağımlılaştırıcı ayartılmaya doğru itilip kakılır. Ve “acılar içinde doğrulmanın” dünyasına adım adım kanıksandırılır. Çünkü ebeveynlerinin yani öncelerinin içinden seğirtmek zorundadır. Dahası zorunda kalmıştır. Daha öncekilerde bir öncelere biçtirilmiş “kaderin” ağlarındadır. Ve aslında onun yada ona ait kaderinin “önceden belirlenmişliğinin” hikayesinin özü de budur zaten. Büyüdükçe önce tanıyıp tanıştığı sınırların artışıyla karşılanır. Büyüme ile belleğe kazınılan sınırların hem büyümesi hem de yargıların kesinlikle kesinlik kazanması dogma niteliğine varmaktadır. Geriye dönüp bakmasına ne zaman ne de fırsat kalmamaktadır. Ki bakmak istese bile geriye dönüşüm yollarının en ufak bir iz bırakılmayıp silindiğini görecektir. Üstelik zamanda hayli ilerlemiştir. Geriye dönüşüm ne gücü ne gereksinimi, ne mantığı  ne de inancı hem de sabırla birlikte alıp başını gitmiştir. Geldiği nokta da sorun ya da tercih onun düştüğü kader ağlarının hangi türden olduğudur. Hatta bunlarda belirlenmiş, içeriği tepeden inme buyrulmuştur. Bu durumda dram-trajedi veya komedi seçme (ki seçme şansıda pek bırakılmıyor)şansı bunlar arasındadır.

Mülk edinmenin zorunluluğuna dair bilinç her yandan pompalanmaktadır. Kurulu sistem bunun dışında başka yaşam yolu bırakmamaktadır. Atılan binlerce yıllık bir temel vardır ve toplumlar esprisi üzerinde yükseltilmektedir. Birey artık içinde kendini bir döngüye çoktan kaptırmıştır. Umut ve hayallerinin sınırı bu eksende esine maruz kalmıştır. Mülk düzeyi onun mutluluk düzeyinin çıtasıdır. Varsa çabası ancak bu doğrultu üzerinde didinmektir.

Yaşamın acılı deyişi “kendini kurtarmaya bak” en cazip, en mantıklı görülüp erkenden gerçekleştirilmeye çalışılan bir ufuktur artık. Her türlü arayışçılığın mekanı mülkün karakterine gömülüp neredeyse (değil kesin öyle) ütopyanın gereksizliği bilincin ayırdına yerleştirilir. Varsa da bir ütopya mülkün “ihtişam” (!) ışıklarından birini “ele geçirmek” için kendini histerik yeltenmeye koyuvermedir.

Gelinen noktada bu çarkın çeşme başını bilip araştırma zahmeti bir gereksizlik önermesindedir. Çünkü ömür kendisini dolu dizgin mülkün girdabında çıtayı aşmak için “beyhude enerjiyi” harcamıştır. Kalan enerjisini de ömrünün son günlerinde “Ele ayağa düşmemek için” milimi milimine harcama cimriliğine gönülsüz soyunmuştur.

“Bu dünyadan bir şey anlamışsa Arap olsun” dememek mümkünsüzdür onun için. Hem bir parça anlamışsa neye yarar ki! Ve ulaştığı sonuçta “bu dünya fani ve boştur” giderek büyüyen bu kartopunun uğradığı bir çığ. “bu dünya boş, her şey boştur” demek garipliğine küs eder.

Tabi her şey bununla sınırlanmaz. Bir adım daha ileriye sıçratılır. Ayartma sisteminin medya pedagojisince muhteşem formül diye geliştirilen çözüm “Kendini yaşa, dünü ve geleceği boş ver”iri puntolarla imdada yetiştirilmiştir. Ve çocuk doğuşuyla öncelerinin çektiği kahırları çekmeyeceğine dair “Kuşak farkı” hilesiyle ilk günden zıvanadan çıkartılarak sistemin içine tepe taklak itilmiştir.

En kolayından da bir sözcük belletilmiştir ona “ben özgürüm dilediğimi yaparım”  oysa dinazorun karnında doğrulup orada bırakıldığının farkında bile değildir. hem de dinazora gerektiğinde en nihilist küfürler bile etme cesurluğu da ona verilmiş olarak… o artık sistem tarafından avuca alınmıştır. Dilenirse kulağının memecikleri her an tutulabilmektedir. Böylece ya bir dişli olacak, ya da varoşların derinliğinde onlar için görevlendirilen polislerce köşe kapmaca oyununa ömrünü adayacaktır. Kendi özgürlüğünün kalın çizgilerinin sınırı bu ikilem arasında bocalayıp durmadır belki de. Ya da herhangi birinde takılıp kalma…

Şimdi bunlar bilinse de yaşam adına yörüngeleştirilen düzlemde manevi dünyanın içi bomboşlaştırılan kalıbından ise “hayır beklenmez” inancı gemsiz sürülmüştür. Buna karşılık ileri ve cesur, eleştirici sayılan nihilizmin türevleri olabiliyor ancak. Eleştirilerle sistemi hallaç pamuğuna çevirirken yerine ne koyacağına dair enerjisi ve zamanı kalmıyor. Kökünden vurup kaldırmak isterken mevcut sistemin ayaklarına vuruyor. Güzel ve yürekli eleştiriler de üretiliyor ama hep ilk gördüğüne yöneldiğinden sistem karmaşasının dal budağının “ayrıntısında” bir batıp bir çıkıyor. Sistem  kendini her gün her saat idame için akıl almaz “yeniliklerle” büyütüp derinleştirirken bir anlamda da onun ardına takılıp gitmekten kurtulamıyor. Ve o güzel eleştiriler insan düşüncesinde bir uyanış bir çığır ve red etme nüvesi yaratsa da çözüm adına zaman ve mekandan habire irtifa kaybettiğinden çabaları boşa gitmese de yerli yerinde sonuçlar alamadığı da ne yazık ki gerçeğin bir diğer yanı oluyor.

Nihilist eleştiri bunlar karşısında enerji kaynaklarını habire arttırmaya çalışırken sistemse bu eleştiri boşa çıkarıcı, bastırıcı, işlevsiz kılıcı, yani arayışlara yeni atılımlara yoğunlaşıp duruyor. ve dolayısıyla hep önde duruyor. Nihilist eleştirinin tepkisi “ayrıntı” içinde köklere vurdukça yine güç ve zaman kaybediyor. Bir taraf eleştirilere devam ediyor. Bu ikilemin adeta bir dengeye oturtulmuş kaosu sürüp gidiyor. Şimdilerde ise tartıştıkları sanal kavramıyla uğraştalar. Elbette durum böyle olunca ne onlar eleştirilerden bıkıp usanacak ne de ötekiler sağır sultanlıktan vazgeçecek. Dolayısıyla çözüm yerine ütopyalarla eleştiriler bir biri ardına zamanı dolduracak. Böylece pratiğin yaşamsallaştırılması hep beklenilen olmakla yol alacak. Ne var ki bu türden tepkisel çıkışların maddi koşullarını yaratmakta olanlar neyi nasıl ne kadar yarattıklarının da farkındalar. Öyledir ki bu tepkileri akıllıca yönlendirme inisiyatifi de gittikçe ustalaşmaktadır. İşte bundandır ki sonuçta “toptan red ve tepki” mantığı kusura kalınmasın ama bir eleştiri konusu oluyor.

Artık tarihe ve insana dönüp toptan red ve tepkisellikten uzak analizleri yapma zihniyetine geçmek zamanın geç bile kalınmıştır. Zaten sistemin hem ortaya çıkışı ve hem de sürdürüş mantığı red inkar temelindeydi. Mevcut eril sistem kendi ekseninde başını olmuş gitmektedir. Hem de binlerce yılın birikimle deneyimini arkasına rüzgar yaparak. Onun kurduğu helezonlardan çıkılmadığı sürece onu sarsacak ciddi bir karşıt olmak kuşkusuz ki çok zordur. Onun başladığı yer mülkiyettir. Gerisi onun nefes aldırmaz döngüsüdür.

Belli bir başlangıçta tanrıyla ele geçirilen egemenlik kendi silsilesini izleyerek günümüzün mülkiyetçi dünyasına evrilmiştir. İşte tam da bu noktada doğan çocuklar henüz gözlerini açar açmaz bu sistemin aday gücüdürler. Dahası yarınlarının nasıllığı bu kez bilgisayara programlanmıştır. Doğasal uyumla tanışıp sonradan uzaklaştırılmasına ait ömrü de giderek kısaltılmaktadır. Geleceğinin peşin ipoteği bireyselleşmenin maddi koşullarını da seçeneklerinden mahrum bırakmaktadır. Dolayısıyla insanın özüne dönüşün zorlukları daha da çoğaltılmaktadır. (her ne kadar onu sağlayacak koşulları olsa da)

Sınırlanmamış özün doğasal uyumunda yer alan çocuğa yollar en kısa zaman diliminde hemen kavşaklaştırılarak uzaklaştırılır. Bilim ve tekniğin muazzam gücüyle çocuğa hemen daha erkenden programlanarak sistemin genel sürecine katılım kolaylaştırılıyor. (elbette bu yerkürede hep aynı değil)

Önceller ne kadar derse “çocukların yarınını garantileyelim” bu pek gerçekçi olmayacaktır. Çocuğa devredilen miras pek kuşkusuz ki öncellerin içinde yaşamakta olduğu zaman ve mekandır. Ve bunun ideolojik kültürel atmosferidir. Eğer kendilerine özgü bir özgürlük bilinci onun sınırsız arayış tutkusuna sahip olunmadıkça nesnel mirasın pek işe yaramayacağı zaten onların kendi gerçekliklerinden bile bellidir.

Bilinir ki çocuklar saf ve masumluğundan kolayca ayartılır. Kendi doğasına yabancılaştırılmak pedagojisinin zirveleşen birikimiyle daha doğduğu günden karşılaşır. Güçsüzdür, saflığının berraklığından hemen öğrenip inanır. Sınırları olmayan doğal öz bin bir bağla kalıplanarak biçimlendirilir. Ve o, büyüklerin dünyasına evrilmek-devrilmek zorundadır. Hem de iradesine el konularak. Büyüklere hayrı olmayan bir dünyanın çocuklara ne hayrı dokunacak ki? Hiçbir canlı doğası gereği ortamını elverişli kılmadan çoğalamaz. Şayet buna kalkışanı varsa o çoğalma daha başından neslin tüketilmesine bir yemdir.

Çocukluk yarım kalmamalı…

Çünkü tarihe ve insanın gerçek özü olan köklerine ulaşmanın bircik yolu budur. Çocuklukta gizlenen insanın eril egemenlikli sisteme henüz bulaşmadığı sınırlanmamış doğal özüdür. Günümüz dünyasının binlerce yıllık çürümüşlüğünü ancak çocuk gerçekliğini tarihsel boyutundan tutup toplumlar gerçeğine yaymak ve dokumak çabasıyla yeniden düzenleyebiliriz. Çocuğa eril sistemin penceresinden bakan acılardan kurtulmak toplum ve insana bakışımızın da değişimine yansıyacaktır.

İşte en önemlisi de düşünce üreten insanların  zihinsel duruşlarını bu eksende dönüştürerek doğanın renklerini toplumlara yedirebilmelidir. Günümüz aydınlanmasının ruhu Eve mantığı mevcut sistemi köklü sorgulayan artı ve eksilerini doğru belirleyen bir yaklaşımın sahibi olmalı. Çocuğun göbek bağını izlemek toplumlar esprisinin ekseninin hangi yönde olacağını gösterir. Yarım bakış açısı içeren eril yaklaşımla çocuğa geleceğinin kendi özgünlüğünde gelişme şansı yoktur. Tek yanlı bireyciliğin gözü karalığında yapılacak analizler olsa olsa çocuğun dünyasını karartmaya yarar. Elbette ilk bakışta bunu kolayından benimsemez binlerce yıllık kültür dokusunun ördüğü beyinlere zor sorgulama ihtiyacı duymayanlar için bu böyledir. buda ayrı bir çağdaş cesaret isteyen bir açı olsa gerek. Dokunulduğunda piramitlerin yıkılmasından korkma sendoromuyla aydınlanma gerçeği yaratılamaz. Yıkmayalım ama yenisini de yanına  dikmekten kaçınmayalım.