ÖZGÜR BIRAKSAYDIK ALIŞKANLIKLARIMIZI.

‘alıştım artık’ diyoruz kimi zaman. Şuraya, buraya, şuna yada buna. Alışmak. İyi yada kötü diye kaba hatlarla düşünsel yorumlama mantığına geçmeden alışkanlıkla neye yorum getirildiğini yada ne anlatılmak istendiğine bakmak biraz daha derinliğine bir açıya götürebilir bizi.

Alışılan ne. Alışılmışlık ne. Alışılmışlığa nasıl yatkınlaşılır. Daha da önemlisi alışmakla ne durumda olunurluk biraz daha önemli olmuyor mu?

Alıştım artık.

Alıştık artik.

Yada alışalım mı?

Kötü alışkanlıklar yada iyi alışkanlıklar varmış. Hep böylece bir açı boyutuyla düşünsel dünyalar denklemleştirildi. Bunun da ötesine çıkılamaz mı?

Gerçekte alışkanlıklar bir şeyleri ifade eder. Daha can alıcısı, bir şeyler söylemek ister. İşte asıl bunun ardına düşmek gerekir.

Belki hüzün vardır ardında. Çözümsüzlük. Oldu bir kere diyesiler. Ne yapayım artık’lar. Durumdan memnunluklar, onun dile gelişleri. Belki de trajik serzenişler. acılarda nasırlaşma. Ve daha birçok sosyo-kültürel söylemler.

Şimdi bunlara da bir yorum ve açıklama yapılabilir. Sorun bunlarda değil. Bunları da geçelim hızla.

Klasik açıdan bile olsa –iyi, kötü anlamında-hayret verici benzerlikte bir durumla karşılaşılır; dümdüzlük..monotonluk…rutinleşme..tek boyutlaşma..arayışların silik çizgilerde seyri, sönük heyecanlılık..gündelikleşme..düşünsel ve sosyolojik mekanların daraltılışı…

Farklılaşma, arayışlılık, özgünlük ve en önemlisi özgürlük anlamlarının dayanımlarının kısır döngülere yuvarlanan tutsaklığının yaratımını göz ardı edilmemesi. Yaşam heyecanı ne âlemde diye sorular ne güne durur ki. İşte tamda zamanı. Hani arayışlar. Hani cıva halleri. İnsan sıkıntılı koşullarda bile olsa sıkıntılarda bir farklılık olmalı. Rengi, ebatı, tadı yada acısı farklı olsa gerçekte en kötüsünden bile ayrıcalıklı bir sıkıntı biçimine sahiplik olmaz mı? Sıkıntı ve darlık veya zorlukların farklı olması için farklı yaşam cilvelerine kendini bırakarak ancak varılabilir. Sahip olunabilir. Dopdolu ve cıvıl cıvıl bir kıpırdanışın hem zihinde hem sosyalitede ve hem de ruhsal dünyada olunmasında arayış isteminin kamçılayıcılığı hep aranılır olmalı.

Gelelim biraz daha yeşil bir düzlüğe. Çok sevdiğimiz koşullar ve tercihler bile olsa farklı koşulların ve tercihlerin arayışı yada en azından beklentisi içinde olmak insana apayrı güncelleşme ve tempo ritmi getirir. Sanki arkandan birileri kovalıyorcasına koşuşturmadasın. Bir yerlere ulaşmak için ataklardasın. Hamleler düşünüyorsundur. Tasarılar geliştiriyorsun. Birini bozup ötekine geçiyorsun. Tut tutabilirsen. Koş koşabilirsen. Tutana aşk olsun. Yetişene de. Anlayana kadar iş işten geçirircesine. Deli dolu bir heyecan fırtınasına binmiş gibi. Ardına bakmadan. Ardından baktırmayacak kadar. Bir göz kırpımı zamanınca. Hayal hızında. Esip geçti bile..

Öte yanda durduğun ve ayağının bastığı yerde de harikalar peşindesin. Arayışların her yöne açılan ufuklarındasın.. Orasını milimince ve zerresince değerlendirmedesin. Onun güzel geleceklerini de kurgulamakta ve uygulamaktasın.

Yani bir ayagın burada. Yada orda. Öteki ayağın arayışın tam da üzerinde. Her an uçabilircesine. Havalanırcasına. Teknolojik argümanla ışınlanırcasına bir uğraşlılıkta.

Sabitleştirilen alışkanlık değilde. Yepyeni alışkanlıkları süreklileştirircesine bir arayış alışkanlığına yönelmek veya evirilmek gidişatında kendini tutmak. Böyle olunca, varsa nefesin hem koş hem de koştur. Düşünsel dünyadan tüm insansal dayanımlara dek gelde ayaklanışı seyretme. Hem seyret hem seyrettir. Yani her zaman açık kapılar, seçeneklerde olmak, onu canlı tutmak eğilimi. Hatta onunda ötesinde onun aranırlılığını kendinde bir ufuk çizgisi olarak konumlandırmak.

Sabit mekânlar insanı rutinleştirmeye yatkındır. Bir zorunluluktan kalmaya mecbursundur belki de. Elinde olmayabilir değişiklik. Ama elinde olanı da var. Arayışlılıktan asla vazgeçmemek. Onun geleceğini tayinlemede ısrarcı bir düzlemde istemlerini güçlendirmek. Hem de hiç olmayacağını bile bile bir gün olabileceğinin dayatımındalık. İstekler ulaşmanın yarısıdır. İstem. Israr. Yada gerçekte birazda delilik. Sabitliğe karşı. Ulaşmasan bile apayrı tartışmaların, yaklaşımların, dayatmaların, belki de yalvarıp yakarmaların, vazgeçirme gösterilerinin, kendini gizlemiş düşüncelerin, görünür ile ardı arasındaki örtünün kalkışını velhasıl daha birçok şeyin histerisini, korkusunu, sahteliğini, doğrusunu görebilmek şansını yakalamak olası..bazen değer de. Yapmalı..yani durağanlık yerinden hep sarstırılmalı. Çünkü kıpırdatmasan gerçek niyetler, istekler, amaçlar, beklentiler, ilginç hesaplar daha birçok şey kalıbını tutmuşçasına yaşamlarını üzerinden çöreklenircesine sürdürürler. Doğruca olmasa da bile bazen bir deneme iyi olur. Denemeye bile değer. Zaten bu dünyada kaybedilecek ne var ki. Yaşam ve özgürlük tutkularından başka.

Bir bakarsın başka yolların kavşakları çıkar önüne. Hem de çok yöne giden. Al sana yepyeni arayış ve tercih kılma yoğunlaşması. Belki de sıkıntısı. Yada hayal bile etmediğin hatta umudunu çoktan kesip rafa kaldırdığın seçeneğinin bir bakmışsın ki önünde durup senden bir evetleme bekleyişinde. Neden olmasın ki. İnsanlar her isteğine kavuşmayabilir. Önüne sayısız engellemeler dikilebilir. Ama asla onu umutlamayı, onu istemeyi, onunla yatıp kalkma engellenemez. Bir anlamıyla yaşam adına bir kıvılcımı bağrında gizlemek oluyor. Parlayacak bir an yakaladı mı ateşleniverir. Artık tutuşmuştur. Söndürülse bile yanığı kalır. Dumanı is bırakır. Ve yanıklar kıvılcımdan daha yakındır yakışa. Dumanların bıraktığı isler de her an yakmanın kanıtıdırlar.

Orta doğuda ve klasik zihniyette insanlara rutin bir yaşamın sürüşüne iman ettirmenin ardına konulan dayanak cennete ulaşmaktı..

Modernizmde ise her şey ayaklarının önüne getiriliyor. Tüketimin doruklarına çıkartılıp orada donduruluyorsun. Yani alıkça bir alışkanlığa seğirtiliyorsun. Aramana gerek yok al önünde. Tıkla gelsin. Seslen ulaşsın. Dokun karşında. İyide. Olsunda. o da red edilmemeli. Hani senin heyecanın. Hani başkalık, ayrıksılık, farklılık, özgünlük, kendisincelik. İşte orada her iki dünya da dur demiştir. Demektedir. Ne yapacaksın. Dur orda deniyor. Biri günah ve azap var der. Öteki, aptalmısın al sana heyecanıda pazarlıyorum der. Yani biri iman, itikat, kulluk vaaderken öteki, seni cebinle satın alıyor. Cennet pazarı ile meta pazarı arasındaki rekabette insanın can pazarlığı bir gidip bir geliyor. Çaresizlik her iki durumda da hakim. Ve en garibi yada garip benzerliği her ikiside insanı kendisine çekiyor. Orda istihdam ediyor. Seni sen olmaktan çıkarıp kendisince yapıyor. Ona enteğre oluyorsun. İster inanarak ister pazarlık ederek. Biri inanmayı red eder öteki pazarlığı. Bir madalyonun derler ya iki yüzü. O hesap aslında. Biri kabacadır. Öteki incesincedir. Yani sen sen olmada ne olursan ol. Ya biri ya öteki. Hani o özgünlük anlamındaki öteki değil tabi. Keşke öyle olsaydı. Belki de bunları bu kadar anlatmak zahmetinden de kurtulmuş olurduk….

Neyse ki böylesi zahmetleri keyifle yapma zevkini hep tatmaya alışıklığımızı uzun uzadıya sürdürmeye de pek niyetimiz yok. Başka şeyler başka rüzgârları yaratma kovalama gibi heyecanları yaşamaya alışıklığımızı ise henüz sürdürmeye devam. Yeter ki içinde kokusu güzelinden esintiler olsun. Bir bakarsın fırtınaya bile dönüşebilir. Seyret o zaman. Birçok şey süpürülürcesine çekip gider. Yenisinden görünümler sökün eder. Birlikte görmek ve seyretmek dileğiyle.

Alışkanlıkları tutsaklamıyalım….