EDEBİYATTA ZAMANLAR, MEKÂNLAR VE KARAKTERLER

 

‘’Edebiyatta Rönesans, özgür kişiliğin doğuşu için esastır.’’

Biri diğerine demiş ki, bırakın insanlar nasıl yaşayacaklarına kendileri karar versinler. İster mühendis olur, ister doktor olur, ister yazar olur. Herkes serbesttir. Zaten insanlar her şeyi yapamaz. Bir şey olurlar hayatta. O şeyi de bırakın kendileri seçsin.

Diğeri demiş ki, Neden insanın çok şeyi yapmasını, bütünlüklü olmasını engelliyorsun. Neden onun büyümesini engelliyorsun. Neden tek bir iş yapma özgürlüğü tanıyorsun. Bunu söyleyenler yaşamın her alanında tekel kurmuş ve köşe başlarını tutmuş olanlardır.  Peki, biri çıkıp tuttuğun köşeyi, tekele sahip olmak yada ortak olmak isterse bu özgürlüğü para vermeden elde edebilir mi? Asıl sen bırak insanlar bütünlüklü yaşasın. Dilediği kadar bütünlüklü yaşasın. Kendisi olarak yaşasın.  

Bu tartışmalar üzerine bilge dedi ki, ‘’Liberalizmin benimsetmek istediği gibi “Bireyler çıkar, filozof, bilim adamı, asker, politikacı, sermayedar vb. olarak hakiki olan ne varsa bulur ve yaşarlar” felsefesini kesinlikle gayri ahlâki, gayri politik toplumsallık olarak eleştiriyorum. Bunun uygarlık tarihinin yol açtığı ve kapitalist sistemin tüm topluma yutturmaya çalıştığı en büyük ahlâksızlaştırma ve politikasızlaştırma ideolojisi olduğunu, daha doğrusu propaganda ile benimsetilen ve modernlik kılıfı giydirilen çağdaş mitolojik bir anlatım olduğunu söylemek istiyorum’’

‘’İnsan yaşamının olmazsa olmazı toplumsallığıdır. Bu konu üzerinde çok ısrarla durmamın birinci nedeni henüz sosyal bilimce bir tanımlanmasına girişilmemesi, girişim denemeleri olsa bile anlamı ve hakikat değeri olan bir bilimselliğinin sağlanamaması, örgütsel inşasının ve toplumsallaştırılmasının başarılamayışıdır. İkinci ve daha önemli neden, kapitalist modernite liberalizminin bireyi ve bireyciliği anti-toplumsal temelde yere göğe sığmayacak denli abartılı inşası ve canavarlaştırmasıdır. Mevcut haliyle bireycilik sadece sürdürülemez değildir, yaşanılamazdır da. Hiçbir canlı türünde gözükmeyen, her türlü sapıklığa açık bireyci yaşam için ne toplumun ne de gezegenimizin dayanma gücü kalmıştır.

Bu bireycilik öyle bir sapık haline getirilmiştir ki, günün yirmi dört saatinde insan öldürmekten, seks, spor ve sanat yapmaktan, kâr sağlamaktan ve işkence yürütmekten usanmaz.

Çok açık ki bu bireyciliğin sonu kanser ve AIDS türü hastalıklardır, nitekim onlar da hızla üremektedir. Peygamberlerin çok önceden haber verdikleri mahşer denilen günler bu bireycilikli dönemi ifadelendirir.’’

HANGİ ZAMAN, MEKÂN, KARAKTERDE YAŞANIYOR…

Bir edebiyat düşünün ki zamanları sorgulamıyor. Mekânları sorgulamıyor. Karakterleri sorgulamıyor. Neden, Çünkü başa bela bir yaklaşım olduğu bilinmekte ve sezilmektedir. Kast edilen dıştan çevreden gelecek olan bela değildir. O işin en kolayı. O işin ilk elden tez elden cevaplanmaya çalışılan hali. Hatta en kurnazcası. Çünkü çoklukla sorgulama söz konusu olduğunda yaşam emarelerinin tümü dikkatlerini kendi dışına verir. Böylelikle çevreninde dikkatlerini dışa yöneltmiş olur. Aslında yöneltmek ister.

En kendisinden kaçtığı an gerçekte kendisiyle karşı karşıya olduğu andır. Ondandır ki o tüm bu anlardan kaçmak ve bir daha karşılaşmamak umuduyla son bir kez daha bıkmadan dikkatleri kendi dışına yöneltmeyi sürdürmekte ısrar eder. Ve bu hikâyenin ta ki kendisi olmak adına ayrı bir yola girişine dahası onu fark edişe kadar sürer. En kolay bir gözlemde bile kendisinin kendi dışındakinde de olduğunu adeta tüm duyularını kapatırcasına görmek bilmek istemez. Hal böyle olunca Kendisi sanki bu dünyada biricik ve benzersizdir. Doğar doğmaz zamansız, mekânsız, şimdiki halli karakteriyle doğmuş gibi havalardadır.

İnsanların her şeyi dışarıda gören, dışarıdan bekleyen yaklaşım ve davranışlar içinde olmasının ezel ebed olmadığının özellikle açıklanması ve bilinmesi edebiyatın yani yaşamın akış işlevince mutlaka dile getirilmesi onun yani edebiyatın varoluş halidir. Bir yanıyla da edebiyatın kendi varoluşuna yani hakikatine dönüşüdür. Özüyle buluşmasıdır. Öyledir ki zamanlarla mekânlar ve karakterler sorgulanırken dışından başlama kandırmacasının yani böylesi bir düşünüş tarzının doğum tarihi öyle çok uzun değildir. Yani iktidarcı zihniyetin ortaya çıkış tarihinin ta kendisidir. Bu yaklaşımı ortaya çıkaran tarihin öyküsü bu zamandan itibaren başlar.

İktidarcı zihniyetin kokusu, davranışı, sorunları ele alışı hep egemendir. O hep bilendir. Dışındakini sorgulayandır. Yargılayandır. Hüküm verendir. Cezalandırandır. Yâda lütufla affedendir. Bağışlayandır. Sırtını yada başını sıvazlayandır. Öyle ki avuçlarının içini göremezsin. Çünkü avuçlarının içini gösterenler dilencilerdir. Alt sınıflardakilerdir. Kategorilerdir. Yani nesnelerdir. Öyle bellenmiştir. Öyle anlatılmıştır. Vahiy bu. Hırs bu. Korku da bu. Evet, tastamam bir korku. Çünkü hırsın, büyüklüğün, kendini egemen görmenin tüm havaları öyle bilinmek öyle görünmek, öyle kabul edilmek düşüncesinden kaynaklanır. Ve bunun gerçekleşmesine gayret gösterilir. Ondandır ki asla bunu kaybetmemek arzusuyla yatılıp kalkılır ki bunun adı sosyolojik anlamda ruhsal yansımada korkuya tekabül eder. Artık insanlık farklı bir yaşam zihniyetiyle kurgulanmaya başlar.  ‘’İnsan türü ömrü için ebedi-ezeli arayışlar içine girmekten gökte cennet, yeraltında cehennemler düşünmeye kadar pek çok çılgınca çaba geliştirir. Kendini tanrı-krallar halinde sunmaktan en alçakça kölelikte tutmaya kadar çılgınlıklar peydahlar. Her gün cinsel sapıklık içinde yaşamaktan kendini nötr bir cins halinde tutmaya kadar kural tanımayan tutumlar da sadece insana özgüdür. Planlı soykırımlar geliştirmekten sonsuz yaşam iksiri peşinde koşmaya kadar bu tutum hiçbir canlı türünde görülmeyen hastalıklar halinde sürer gider. İnsan için, sınır tanımayan bu çılgınlıklar için, bunların anlaşılması ve önlenmesi için yaşamın tanımına ihtiyaç vardır. Doğru bir tanım doğru yaşamın ilk adımı olabilir.’’ İktidarcı zihniyet binlerce yıldır insanlığın üzerinde kendisini meşrulaştırdığından ki diğer adı da resmi uygarlıktır, insanlığı sadece bu zihniyetle tanımlamak adil değildir. Yaşamın böyle tanımlanması bu zihniyetin kendisini zihinlerde bir hakikat algısı olarak gerçekleştirmesinden kaynaklanır. Ki edebiyatın bu algıyı oturtmasındaki yerinin başat olduğunu belirtmek gerek. Edebiyatın bunu çözümlemesi onun nasıl bir edebiyat, kimin edebiyatı soruları karşısındaki yerine netlik kazandırır.

 Edebi uğraşlar yaşanan bu gelişmelerden uzak değildir. Özellikle günümüz açısından bu vazgeçilmezdir. Öyledir ki en başta kendinle hesaplaşacaksın. Kendindeki zamanların nasıllığını sorgulayacaksın. Mekânları nasıl bilip algıladığını sorgulayacaksın. En önemlisi de karakterini sorgulayacaksın. İşte asıl sorun buradan kaynaklanıyor. İnsan edebiyatla uğraşırken kendini muafta tutmaya çalışır. O bir aldatmadır. Her bir anlatıda -beş duyunun her hangi birine veya hepsine hitap eder türden olsun fark etmez- anlatıcı mutlaka bir yerlerdedir. Ne kadar kendisini gizlemeye çalışırsa çalışsın o sadece bir yerlerde değil hepsinde vardır. Hepsinde birazcık ta olsa vardır. Öyle olmasa olamazsa zaten yaratamaz. İyi anlatamaz. O öyledir ki biraz kraldır. Biraz yoksuldur. Biraz sahtekâr ve ikiyüzlüdür. Birazcık iyi niyetli ve dürüsttür. Bu dünyada yaşayıp ta tüm bunları bilmezden görmezden gelinemeyeceğine göre senin büyük bir hırsız olmana gerek yok.

Peki, nedir hırsızlık? Nasıl tanımlıyorsun? Kime sorsan hırsızlığı kabul etmez. Eğer hırsızlıktan dolayı sorgulanmamışsa kabul etmez. İlk bakışta bunda doğruluk ve haklılık payı var dersin. Kısmen öyledir de. Peki, nedir hırsızlık diye tekrar sorsak. En yakın cevap başkalarına ait herhangi bir şeyi ki bu her şeyi içerir veya şeyleri onların izni olmadan, onların bilgisi olmadan onların rızası olmadan ve onlara rağmen iz kanıt bırakmadan almak. Kendisine mal etmek. Sorun burada alınan, götürülenin asıl sahiplerinden habersiz alınmasıdır. Habersiz alınanın kendisine ait edilmesidir. Başkalarına ait olan bir şeyi ne bir teşekkür, ne bir şükran duymadan almak onları görmezden gelmek oluyor hırsızın kendisi. Zaten çaldıktan sonra o şey onundur. Başka bir zamanda, başka bir mekânda, başka bir karakterde bunu kendisine ait sayar. Öyle yapmak zorunda yoksa hırsızlığı ayan beyan olur.

Hırsız kendisini hırsız görmez. Kabul etmez. O zaman hırsızlığın bir anlamı kalmaz. Hırsız o ki yakayı ele vermeyendir. Hiçbir şekilde aksine kanıt sunulamayandır. O zaman hırsızlık kelimenin tam anlamıyla gerçekleşir. Hırsızlık bilinmeyendir. Görülmeyendir. Kanıtlanmayandır. Aldığının çaldığının kendisine mülk olması gerçekleşmişse o bir hırsızlıktır. Hırsızlığın tam gerçekleşmiş, anlamını bulmuş halidir. Ele geçerse, gerçek sahibi çıkarsa o bir hırsız değil artık, tastamam bir suçludur. Suçu ise hırsızlığın gereklerini yerine getirmeyip açık verendir. Tespit edilemedikten sonra hırsızlık sonuç almıştır.

 İşte asıl can alıcı konu budur. Dikkat çekilmeye çalışılan budur. Hikâyedeki trajik komik karakter budur. Belki de bu bir zati muhteremdir. Ve belki de o tarihin ilk şairi, ilk romancısı, ilk öykücüsü, yada bütün zamanların ulaşılmaz ödüllü sanatçısıdır. Sanki şiiri, öyküyü, romanı velhasıl tüm edebi yaratımların kendi zamanındaki, mekânındaki mucididir. Belki de bireyin kendisinin böyle bir talebi yoktur. Ancak ona böylesi bir paye verilir. Böylesi bir statü verilir. Sanki ilk seslenişi, sözcükleri, konuşmayı, simgeleri, harfleri, yazıyı, cümle kuruluşlarını, buna ilişkin anlamları, şiiri, öyküyü özcesi sözlü ve yazılı anlatımı kendisi icat etmiş gibi, ilk yaratıcısıymış gibi, kendisini görmekte ve sanmaktadır. Bir yanıyla çevresi de bunu kendisine atfedince durum adeta meşruluk kazanmış oluyor. Tarihsel yaratımların hırsızlığı bu olmuyor mu? Hatta gaspı. Hatta talanı. Ve hatta sömürgeciliği olmuyor mu? 

Asıl bundaki hilenin farkına kimse varmaz. Yine asıl dikkat edilmesi gereken ve gözlerden kaçırılan bir hile vardır. Bir tarihsel kafa karışıklığıyla uğraşılmaktadır. Güncele sığdırılan güncelde boğuntuya getirilmekte olan genel emeklerin sonucu olan yaratımları bireyin kendisine mal etmek, mülkleştirmektir. Oysa edebi yaratımın kökü ana kadının kendisiydi. Ve o bunu bir ödül almak, bir statü elde etmek için yapmadığı kesindir. Bir annenin çocuğuna koşulsuz karşılıksız doğurup, bakması misalinin ta kendisidir. O zaman nedir işin hilesi.  İşin hilesi erkek aklının bunu ele geçirerek kendisine mal etmesidir. ‘’İnsanlık tarihinde gerçekleşen bu zihniyet karşıdevrimi gerçekten analitik zekânın en büyük çıkışlarından biridir; sınıfsal aklın gelişmesidir. Artık tarih, edebiyat, sanat, hukuk ve politika bu sınıf zihniyetiyle yeniden üretilecektir.’’  Öyledir ki artık insanlığın ikiye bölünen tarihinde kadından ziyade erkeklerin en ünlü yazar, çizer, sanatçı vb. olmalarının gidişatı sağlama alınmış oluyordu. Arka planda ise, sanki sözleri, konuşmayı, anlatmayı, yazmayı, resim yapmayı, oyun oynamayı, yemeyi içmeyi, özcesi ikinci doğaya dair ne varsa kendisi icat etmişçesine bir tarihi insanlığın kültürel yaratımının belleğine kodlamaya çalışmıştır. Artık bu kültürün çeşmesinden içenler yaratımların asıl tarihini görmezden gelecek tarihsel yaratımların tarihsel hırsızlığını yaptıklarını göremeyecek, bilemeyecek kadar habersiz olabileceklerdi. Ve belki de öğrenmeye ne hacet nasıl olsa bir sistem kurulmuş gidiyordu. Dokunmaya ne gerek. Hem de başı belaya koyup edebiyatın bazı onay makamı ile statülendirilmiş ve ünlendirilmiş çevrelerince boşa çıkarma, yalnız bırakma, aşağılama, basite alma vb. türden oklarına hedef olmak da cabası. Bu tür hikâyenin sonuçlarının mezbahada tamamlandığı biliniyor. Ne diye kurcalıyorsun ki.   Nede olsa tarihin yaratıcısı erkek aklı değil miydi? O zaman ganimeti paylaşmalıydı. Kim ne kadar çalabildiyse. Kim ne kadar kendisine mal edebildiyse.  Sakın kimseye fark ettirme. Bununla uğraşacaklara fırsat verme. Kendi kuramsal, kurumsal dünyanı öyle geliştir ki, işin hakikatini uğraşmaya kalkanlara bulma umudu inancı kararlılığı kalmasın. Merak etme bu işe yeniden kurcalamaya kalkanlara ne zaman ne zemin nede onları dinleyecek inanacak insan bırakılmayacaktır.  Yaşananlar, yaşatılanlar buydu. Hala zirvesinde sürmektedir.

        Hırsızlığın sosyal duruştaki bir diğer izahı işi kitabına uydurmaktır. Zevahiri kurtarmaktır. Kıymeti kendinden menkul hallerdir. ‘Hiçbir şey bilmezsin’ demek ile ‘ben bilirim’ demek aynı düşünüştür. Bir yanıyla ‘ben bilirim’ demek karşındakine ‘sen bilmezsin’ demek oluyor. Ondandır ki konuşmaların çoğunluğunda söze başlarken ‘bana göre, ben diyorum ki,’ türünden sözcükler ilk bakışta masum görünür. Bu dünyanın bütün yazarçizer ve sanatçı kategorisinde kendini övünerek konumlandıranların en basit bir konuda bile sözlerine bir besmele gibi başladıkları bu sözcüklerdir. Bir alışkanlık gibi görülebilir. Ve hatta kendi farkını koymak vb. anlama gelir demeye kadar izahat bulabilir. Aslında bu sözcükleri kullanırken farkını koymaktan ziyade bir mucit edasının surata ve ses tonuna yansıdığını gözlemlemek mümkün. İlk o bulmuş gibi. İlk o söylemiş gibi. Benzersiz ve doğum tarihi kendisine ait hatta o an yaratmış gibi gerçekte üstünlük taslamanın, egemenliğe denk düşen davranışları sadece görülmeyip hissedilebilirdir. Aslında ’bana göre ve ben diyorum ki’ deyişlerinin kullanım zamanlarına, kullanım mekânlarına, kullanan karakterlerine bakıldığında binlerce yıldır söylene gelenlerin bir adım bir sözcük bile ötesinde olmayan şeyler olduğu kesindir. Bundan faraziyeleri, saçmalamaları dışta tutmalı. Bu sözler söylenirken ki edalar, tonlamalar, haller kim bilir kaç bininci kopyalama. Yada versiyondur. İşin garip yanı hiç kimse kendisinin özendiğini, versiyon olduğunu, başkalarından etkilendiğini kabullenmeye yanaşmaz. Bunu kendisinden kendi kişiliğinden ödün vermek olarak yansıtır. ‘Şunu severim şunu sevmem. Şunu beğenirim bunu beğenmem. Şunu yerim şunu yemem’ türünden söylemlerin kendisine has ve özgünlük olduğunu etkin ve egemen havalarda söylememesi elde değil. İşin en hazini bunu sorgulamamasıdır. Sorgulayacak bir şey yok. Nede olsa ona ait. Onun tek ve biricik hali. Geçmişi şimdide yaşamak ayrıdır. Tarihsizlikte sürünmek ayrıdır. Şimdi tarihte. Tarih şimdidedir. Yarın ise zaten şimdide yaratılmaktadır. O zaman sen tarihin derinliklerinde binlerce yıllık zamanlardan beri kültürel olarak sana kodlanan, tavsiye edilen, öğütlenen sonra da yasalanan insansal yaratımların toplamısın. Sen saray ve aristokratların mekanlarında kullanım değeri olan yada gönlü zengin insanların mekanlarında kabul gören sözlerin davranışların evrilerek, dönüşerek ancak köke bağlı kalarak güncellenen kültürel yaratımın bir eserisin. Biyolojik olarak yaratıcın anne ile baban ise, kültürel olarak yaratıcın da yetişmiş olduğun zaman, mekân ve karakterlerin yönlendirmesi ve eğitiminin eserisin.

‘Yalan söylemeyi sevmem’ derken sanki kendisinin icadıymış gibi sunmaya ne hacet. Yalanın sevilip sevilmeyeceğine dair binlerce yıldır insanlık senden önce çok tartışıp konuştu. Ve sen bu tartışmaların sonuçları üzerinden yaşamını sürdürüyorsun. Yalan söylemeyi sevmeyen senden önce sen doğmazdan önce hatta belki yedi ceddinden önce kim bilir ne kadar sayıda insan söylemiştir.

Zevahir halleri zayıflık halleridir. Kıymeti kendinden menkul halleri çaresiz güçsüz insanın kendisini abartma hastalığıdır. Hal böyle olunca insanın kendisi olması neredeyse mümkünsüzleşiyor. İktidarcı zihniyet ve egemenlik kültürü insanların kendisi olmasının tarihini de değiştirdi. İnsanlar zihnen parçalanınca, çağlar parçalandı, mekânlar parçalandı. Karakterlerde parçalandı. Eğer ortada bir yalan yada yalancılık varsa bunun tarihi mutlaka vardır. Yalan söylenmez. Yalan öğrenilir. Hırsızlık yapılmaz. Hırsızlık öğrenilir. Öldürme yapılmaz. Öldürme öğrenilir. Egemenlik yapılmaz. Egemenlik öğrenilir. Evet, her şey önce öğrenilir. Sonra yapılır. Öğrenmek için özel eğitim görmeye gerek yok elbette. Yaşamın muazzam devinimi içerisinde bir yerlerden bir şeylerden alırsın. Öğrenirsin. Ve yaparsın. Öğrendikten sonra artık gerisi tercihtir. Yani yapıp yapmama bir tercih olur.

Gelelim öykümüzün özüne.

İnsanlık zamanları ile insanların birbiri üzerinde iktidar kurduğu ve egemenlik tasladığı zamanların bilinmesi edebiyatın kendisini bilmeye götürecektir. Çünkü edebiyat kendi özüne karşı yabancılaştırılmıştır. Edebiyatın insanlık karşısında yabancılaşma zamanı insanın kendi özüne yabancılaşmasının bir diğer adı ve zamanıdır. Edebiyata yalan girdi. Hırsızlık girdi. Statü girdi. Ünlüler ve ünsüzler girdi. Ekmek kapısı, şöhret kapısı, yaranma kapısı oldu. Krallar, prensler, prensesler, aristokrasinin gelenekleri, yemek tarifleri, giyim ve kuşamları, onların sevdiği çiçekler, sevmediği insanlar, sevilen davranışlar özcesi yaşama dair bölünme edebiyata da yansıdı elbette. Herkes yukarıdan baktı ağaçlara. Yukarıdan ve ilgisiz baktı hayvanlara. Tepede durup tanrı hükmünde insanların geleceği hakkında mühendislikler yapmaya başlama hevesi insanların zihnine gelip yerleştirildi. Ölmesi gerekenler ile yaşaması gerekenler diye bir virüs düşünce insanlığın zihnine kodlandırıldı. Çünkü inkâr ve red başlamıştı. Bu zihniyet parçalayıcı, ufaltıcı, bölücü, küçültücüydü. Bütünlük onunla çelişmekti. Bütün kendisiydi. Mülk sahibiydi. Öyledir ki, her inkâr ve ret beraberinde karşıdan kendisini var etme çabasına yol açardı. İnkâr ve ret ahlaksızlıktı. Ahlak doğa ile insan arasındaki, analitik ile duygusal zekâlar arasındaki uyumu sağlayıcıydı. İktidarın gelişme ve derinleşme düzeyi ahlaksızlığa paralel gitti. Çünkü ‘’Ahlâkın yıkılışı savaşların en önemli başlangıç etkenidir. Bilim ile ahlâk ilişkisinin kopuşu ise, her tür yıkıcı araç icadının temelidir. (…) Hâlbuki en büyük felaketin kapısı keskin nesnellik-öznellik ayrımına gitmekle açıldı. Ardından ben-öteki ayrımıyla derinleşti. Daha sonra da birbirini yok eden diyalektik uçlara dönüştü. Bu ikilemler kesinlikle ahlâki ve politik toplumla sermaye ve iktidar ayrışmasının, çelişkisinin bir yansımasıdır. Doğanın, daha sonra kadının ve kölenin, en son tüm toplumun nesne konumuna indirgenmesi, bilimde halen kullanılan çok ünlü ‘nesnellik kuralı’ olarak karşımıza çıktı. Eskinin tanrı-kul ilişkisi özne-nesne ilişkisine dönüştü. Daha eskinin canlı doğa anlayışı yerini ölü nesne doğa ile üzerinde tanrısal özne insana bıraktı.‘’ İster bireyde ister bir sistemde olsun bu yaşamda kendisini çok çeşitli biçimlerde yansıtacaktır. Tüm olanlardan edebiyat kendisini soyutlayamazdı. Yaratıcısı insan olduğuna göre tüm bu yaşananlar insanlarla ilgili olduğundan edebiyatta bunun bıkmadan usanmadan en güzel yoğunlaşmalarla anlattı. İkna etmeye çalıştı. Bunu en iyi yansıtanlar en iyileri olarak insanların yazar idolleri olarak ilan edildiler.

İnsanlığın başladığı zamanın mekânlarının nasıllığı ile insanlığın boğazlanma zamanı mekânlarının bilinmesi edebiyatın kendi doğuş mekânını tanıtacaktır. İnsanlığın doğuş mekânları insanların gözünden düşürülmeye başlanmasıyla insanlar kendi gerçekliğinden yani ana kucağından kaçar oldular. Doğuş zamanının mekânında doğan edebiyat kendi mekânından kaçmaya kaçırılmaya başlandı. Artık her insanın kendi kendisini ifade etme ve gerçekleştirmesi olan edebiyat genelden çıkarılıp özelleştirildi. Yazarlar, edebiyatçılar diye bir sınıflandırmaya tabi tutuldu. Özellikle sözlü edebiyatın canına okunmasına araç haline konulan insanın insanlığın ilk yaratımlarından yazı ile bu en vahşice ayrıma uğradı. Sözlü edebiyat ilk yaratım mekânlarında kullanımla sınırlandırıldı. Yazım sanatı ele geçirilerek elitize edildi ve aristokratikleştirildi. Bu eksen dışında bu işleri yapanlara ise hukukun üstünlüğü devreye girerek resmiyetin güvenliği sağlanmaya çalışıldı. Artık yazılanların, yazanların gerçek kimlikleri yakmalar, yıkmalar, talanlar ve yasaklardan ötürü kuşkulu hal aldı. Ve aslında tarihte insanın ilk boğazlanma mezbahaları iktidar ve egemenliğin kuruluş mekânlarıydı. Kale savaşları, sınır savaşları, toprak savaşları, iktidar savaşlarıydı ve uygarlığın diğer adı olan mezbahaları kurmaktı. İktidar sorunları ile toplumsal sorunların iç içe geçirilip bir potada yani uygarlık denen mezbahada çözülmeye çalışmasının edebiyata yansıması elbette olacaktı. ‘’Kent rekabetleri ve yakıp yıkmaları şiddetli bir sosyal mücadeleye tanıklık etmektedir. Destan türü anlatımlar, panteon düzenlenişleri, kent mimarileri ve mezar yapıları sınıflar arasındaki uçurumu ve kırsal toplumla açılan mesafeyi netçe yansıtır. Firavun ve Nemrut öyküleri toplumun derinliğine yarılmasının belgeleridir. Aşiret ezgileri de uygarlık saldırıları karşısında yaşadıkları zorluklar ve çaresizliklerin izlerini taşır’’(6) Artık edebiyat iktidar ve egemenlik karakteriyle erkek aklının çözümlemelerini yapacaktı. Onu tarihteki vazgeçilmez ve zorunlu olan kanıya dair gerekçeleri üretme ustalığını yapacaktı. Sözcükler, kavramlar, zaman ve mekânlar ile karakterler artık bu mekânların usta tasvirleriyle özendirilecekti. Aranılacak mekânlar, yaşanılacak mekânlar artık bunlardı. Buralardı.

Uygarlığın doğuş mekânları kentlerdi. Onun ikiye bölünen iç mimarisiydi. Ziggurat kentte kendisini mimarileştirmişti. Yeryüzünden gökyüzüne dikilen zigguratlar zihinsel ve sosyolojik çalışmanın mimari kurgulanmasıydı. Dikilen Ziggurat dünya damına dikilmiş geleceğin proto sistemiydi. Üsteki katın tanrı katı olduğu bilinir. Orası tepeden bakandı. Emir ve vahiy verendi. Son karar organıydı. Cezalandıran yada bağışlayandı. Tüm bunlar sadece uygulama yeri olmaktan ziyade başka amaç içermekteydi. Asıl bunu ortaya çıkaran ve bunun ortaya çıkardığı zihniyetin nasıllığıydı. Çünkü Ziggurat mimarisi bir iktidar zihniyetinin egemenlik kültürünün cisimleşmesiydi. Her yanıyla her şeyiyle iktidar ve egemenlik üreten pozisyondaydı. Zaten o amaçlaydı. Öylede rol oynadı. Zaten öylesi bir rolü oynayacak biçimde verimli ovaların ortasında dikilmişlerdi. Orta kat bilindiği gibi bürokrasiydi. Üst katın zihniyetinin gerçekleştiricileri, pratisyenleri ve güvenlik sağlayıcılarıydılar. Ziggurat temel gücü bu ara tabakaydı. Aşağı ile üst katın arasındaki yegâne baraj, süzgeç, pratik idoller, toplum üzerinde baskıyı ve sömürüyü özcesi devleti ve iktidarı uygulayan temel sınıf halindedir. ‘’Yazı, matematik, astronomi, tıp, edebiyat ve tabii ki ilahiyat biliminin temelleri orta kattaki rahip odalarında atıldı. Orta kat aynı zamanda okul-üniversitenin maketidir. Tanrı katı mabetlerin, rahip katı okulların prototipidir. Şüphesiz bu faaliyette büyüyen kent toplumunun işlerini yönetmek başlıca etkendir.’’ Alt katlar ise üzerlerinde tüm ideolojik hesapların yapıldığı üst ve orta katların kulluk işlerini, tapınma işlerini, onları fiziki başta olmak üzere savunma işlerini, beslenme işlerini özcesi tüm zigguratın yaşamsal işlerini yapanlardılar. Aynı zamanda bu tanrısal ve iktidarsal bağlamda onlara tanınmış bir statüydü. İdeolojik yaratım sürecinin başarıya ulaşmasıyla Ziggurat artık kendi modelini neolitik köy toplumunun ihtiyaçlarına hizmet konumundaki yeni oluşan kentlerine alternatif kendi kentlerini kurmuştu. Ziggurat bu yeni kent mimarisinde de bu kez kentin yataylığı içinde dikey yapısını kurmuştu.  Aristokratların semtleri, bürokratların semtleri, yoksulların semtleri.

Edebiyatta bu yeni kentte kendisine bir yer bulmalıydı. Bulmuştu da. Söz ve yazıya dair tüm imkânlar yazarlar eşrafına sağlanmaktaydı. Edebiyat artık kendisini elitleştirmeliydi. Anaların dilinden Yoksulların, elinden çıkarılmalıydı. Soyluların ve soylulara yakınların elinde olmalıydı. Aşağı kat yada yoksul semtlerin bu işlerle uğraşacak zaten ne zamanı nede gereği vardı. Edebiyat artık halk katından iktidar katına taşınmaktaydı. Üst katlardı yeri. Çünkü zihniyet ve duyguların oluşturma mekânının katı üstteydi. Dolayısıyla orası edebiyatın ta kendisi ve yeriydi. Tüm ideolojik düşünüşler ancak edebiyatla kendilerini genelleştirirdi. Tüm mitolojiler, teolar, felsefeler edebiyatla ancak hayat bulacaklardı. Ve zaten edebiyatın kendisiydiler. Artık kent yeni uygarlığın yeni yaşamın kalesidir. Her yönden kendisini üretecek yaratacak ve sürekli kılacak bir ortam yaratır. ‘’ Kavramların soyut dünyası ve sanata yansıması kenti daha da görkemlileştirir. Duygusal zekâdan soyutlanmış ve sınır tanımayan spekülatif bir ilişki ortamında, her tür tuzak ve komployla muazzam bir imgeler dünyası toplumun zihniyetine enjekte edilir. Kent ortamında akıl gelişir. Ama bu aklın niteliği nedir? Aydınlığı mı, yoksa karanlığı mı daha çok geliştirir? Bu sorulara henüz tam doğru cevaplar verilmemiştir. Kent toplumu savaş ve sömürü, iktidar ve sınıflaşma üreten başat ilişki yumağıdır. Kendi içinde toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan sınıf düşkünlerine yol açan kent, çevreye yönelik olarak da tam bir soykırım yapılanmasıdır.

Kırsal temele dayalı toplulukların mitolojik ve dinsel ifadeleri de analitik zekâyla ilişkili olsalar bile daha çok pozitif rol oynarlar. Başta tanrıları olmak üzere inanç biçimleri duygu yüklü samimi dünyalarını yansıtır. Tanrıları dost, rahman, gafur ve merhametlidirler; acıları azaltan, zorlukları kolaylaştırandırlar.

Mitolojik ve dinsel formlar kentselleştikçe, tanrıları da soyut, sınayan, cezalandıran, hep kendine yalvartan sıfatlara bürünürler. Acı çektirir, daha çok hükmetmekten hoşlanırlar. Bu formlarda esasta pazarda dolaşıma giren mal dünyasının başına gelenler yansıtılmaktadır. Pazar ve kent tanrıları iç içedir.’’

O zamandan Günümüze dek bu yaşananları insanlığın ilkellikten kurtuluşu ve insanlaşması olarak adlandırdıkları uygarlık kent devlet ve iktidar üzerinden ezel ebed sistem olarak lanse edilmeye başlandı. Neolitik devrimin tüm yaratımlarını hizmetlerinde araç olarak kullanacakları bir sistem yaratılacaktı. Yeni bir dünya yaratılacaktı. Yeni bir yaşam yaratılacaktı. Öyledir ki bu yaratımlar insanlığın insanlaşma öyküsün tarihi olacaktı. Öyle anlatılmalıydı. Öyle anlatılacaktı. Öylede anlatılıp zihinlerde kendi bölümünü yarattı. Artık tüm bunlar uygarlık adıyla uygarlığın icatları olarak insanlığın belleğine yerleştirilecektir. Dolayısıyla,‘’ Beş bin yıllık uygarlık, mantığı itibariyle yaşamın diyalektiğinden kopmuş dev bir ur gibi büyüyen metafizik kalıplar yekûnu olarak da değerlendirilebilir. Mimarlıktan müziğe ve edebiyata, fizikten sosyolojiye, mitolojiden dine, felsefeden bilime varana kadar tüm yapılarda sermaye ve iktidar birikimini devasa boyutlarda yansıtan gelişmeleri tarih diye okuyoruz. Korkunç talan seferleri olarak savaşlar bu uygarlığın zemin katıdır. Bu zemin üzerinde yükselen akıl, gerçeklik anlamında en büyük akılsızlıktır. İdeolojik hegemonyanın bir işlevi de aslında bu akılsızlığı, suç aklını, savaş aklını, hile ve yalan aklını, özcesi sermaye ve iktidar birikim aklını örtbas etmek, tersyüz edip göstermek, kutsallaştırmak, tanrısallaştırmaktır. Uygarlık tarihiyle iç içe gelişen tüm analitik düşünce kalıplarını, inanç biçimlerini ve sanatları yakından incelediğimizde, eleştiriye tabi tuttuğumuz bu gerçekleri tespit etmek zor olmayacaktır.’’

Başlangıçtaki evrensel ve toplumsal uyumlardaki ana kadının belirleyiciliği analitik ve duygusal zekâlardaki uyumda da başattı. Uygarlık denen erkek aklının icadı aynı zamanda tüm bu uyumların sona erişinin de başlangıcıdır. Uyum analitik zekâ lehine bozuldu. Bu zihniyette bir karşıdevrim demekti. Zihniyette yaratılan bu sapma karşıdevrim kuşkusuz ki yansımasını toplum üzerinde yapacaktı. Öylede oldu. Zihniyetteki yarılma toplumsal yarılmaya yol açmıştı. Zihinsel yarılma, toplumsal yarılma doğaldır ki, karakter üzerinde de yarılmayı beraberinde getirmişti. Kişilikler parçalanmıştı.

Parçalanmış zihniyetler, parçalanmış toplum, parçalanmış kişilik zamanı gelip çatmıştı.

Analitik zekânın kendisini egemenleştirme mekânları da şehirler olmuştu.

Yine analitik zekânın yaratım karakteri ise erkekti. Yaşama ve toplumlara rengini vermeye çalışan erkek aklı iktidarcılık ve onun sistemi egemenlik kültürüydü.

Ve artık edebiyat beyinden, yürekten, dilden, üsluptan, kişilikten parçalanmıştı.

Hakikat parçalanmıştı. Hakikatin bütünlüğü yarılmıştı. Bütünlük hakikatti. Hakikat toplumsallıktı. Ana kadın toplumsallığın yegâne biricik hakikatiydi. Toplumsallığın parçalanması ana kadın sisteminin parçalanmasıydı. Ana kadının esareti ve onun aşağılanması insanlığın ve toplumsallığın esaretiyle aşağılanmasıydı. Toplumsallığın yerine sınıfsallık getirilmişti. Paylaşım kültürünün yerine paylaşmama, mülkiyet kültürü getirilmişti. Demokrasi kültürünün yerine egemenlik kültürü getirilmişti. Doğayla dostluk insanla kardeşlik zamanı aşılmıştı. İnsan hem doğanın hem de insanın kendisinin efendisi olmuştu.

İkiye bölünmüş bir zihniyet, ikiye bölünmüş bir toplum, ikiye bölünmüş bir kişilik ve ikiye bölünmüş bir tarih zamanı başlamıştı.

Yani yalanın tarihi başlamıştı. Ananın ’yalan söylemeyeceksin, hırsızlık yapmayacaksın, canlı öldürmeyeceksin‘ öğütleri zamanı geçmiş sözler olmaktaydı. Elbette ki bunun edebiyatı da yapılacaktı. Yapıldı da. Hala yapılmakta. Ve ondan sonra, Yalan zamanlar yaratıldı. Yalan mekânlar yaratıldı. Yalan karakterler yaratıldı. Dünya böyle gelmiştir böyle gider kesin hükmüyle olaylar örüldü. Sözcükler ve kavramlar buna göre içeriklendirildi anlamlandırıldı. Mitolojik evre tanrıça yaşamının büyüleyiciliğini henüz anlatıyorken böylesi bir yaklaşımla zehirletildi. Teolojik evre bu zehirden kurtulayım insanlığı kurtarayım derken ayrı bir zehirlenmeyle sistem tarafından ele geçirilmekle karşı karşıya kaldı. Bu nedenle, ‘’Klasik uygarlıklar zekânın analitik gelişimini en çok istismar eden sistemler olmuşlardır. Kendi istismarcı gerçekliklerini örtbas etmek için ipe sapa gelmez her tür kandırmacı, korkutucu, hayalperest kılıcı imgesel ve simgesel düzeneklerden oldukça yararlanmışlardır. Mitoloji, din, felsefe ve bilim alanında kendi maddi gerçekliklerini genel toplumsal gerçeklik olarak sunup, başka hakikatler aramanın boş çaba olduğunu hep yaymak istemişlerdir.’’ Maskeler çağı başlamıştı. Makyajlar hakikati kamufle etmekteydi. İmajlar mühendislik düzeyinde ele alınmıştı. Tam bunlar statü oluşturma, elde etme zihni denklemi çerçevesinde kendisini yaratıp insanlığın hali olarak yansıtıldı.

Kendisi olma halinden çıkılıp birileri için olma ve yaranma çağının karakteri doğmuştu.

Öyle olunca hikâye içindeki insanlar ve hikâye dışındaki izleyici, dinleyici, okuyucu da kendisine göre bir maske, bir makyaj, bir imaj özentisine, alımı ve beğenisine kendisini adeta görevli kıldı. Göz doymazcasına bir rekabet başladı. Maskeler çoğaldı, makyajlar çoğaldı, imajlar keskinleşti ve tümü her yeni hal alınca bu bir farklılık, bir çeşitlilik, bir zenginlik ve modernlik ölçüsü olarak adeta ayrıcalık kazanma edalarına motivasyon etkisi yaptı. Tüm bunlar uygarlığın gerekleri, uygarlık olarak belletildi. Resmi uygarlık kendisini böyle tanımlamıştı. Gerçekte öyle miydi? Elbette ki hayır. ‘’Uygarlık sadece bir ‘kanlı mezbahalar seremonisi’ değil, daha fazlası olan bir şeydir; insan yaşamının biricik nedeni olan özgürlüksel anlamının sürekli soykırıma tabi tutulmasıdır. Geriye kalan yaşamın posasıdır. Uygarlık en yalın teşhisle özgür yaşamın anlamının boşaltılmasından geriye kalandır.’’  Uygarlık kavramına içerik ve anlam olarak bundan farklı bakan bir edebiyatın zaman mekân ve karakterleri sorguladığını iddia etse bile daha başından en temel hatayı işlediği işleyeceği apaçıktır. Böylesi çatallaşmış bir insanlık tarihi karşısında insanın tarafsız kalması sözde tarafsız edebiyat yapacağını sanmak ağır insanlaşma sorunları yaşayan dahası kanlı mezbahalar tarihinin kültürünün verimli olduğu zaman, mekan ve karakterle haşır neşir olmuş birinin sanal ve sarhoşça faraziyelerini, fantezilerini içeren anlatımları olabilir.

İnsanlığın insanlaşmaya başladığı dahası artık insanlaştığı zaman ve mekânlarda karakter nasıldı. İnsanların hemcinslerini ve hayvanları öldürmeye başlamasında ki karakterler nasıldı. Bu karakterler hangi sözcük ve kavramlarla bunu yaşadı ve yaşattı. Hangi anlam kaymaları ve çarpıtmaları sözcükler ve kavramlar üzerinde yapıldı. Çünkü edebiyatın bundaki payı küçümsenemez. Sözcük ve kavramlarda anlam ve içerik açısından bölünmeye ve yarılmaya uğramıştı. Bir de ihtiyaçlara cevap olacak yenileri yaratılmıştı. Tüm bunlar hangi zihniyetle yorumlanmıştı, anlamlandırılmıştı ayrıntılı bilinmeliydi. Çünkü karakterler bu sözcük ve kavramlarla ve bunların anlatıldığı öykülerle şekillendirilmekteydi. Edebiyatın kendi karakterini ve anlattığı-yarattığı karakterleri köklü sorgulama yapması şimdiye dair tarihsel anlamda ‘kendini bilmek’ olacaktır. Edebiyat kendisini çözdükçe, kendisini bildikçe, kendisini anlattıkça yaşamı dillendirebilecektir. Zihnin karmaşıklaşan, simgeselleşen, ezoplaşan, elitleşen, elitleştiren dilinin egemenleşen etkinliğini artık dengelemek gerekmez mi? 

İnsanlığın doğuş zamanları, doğuş mekânları, doğuşundaki karakter doğa ile uyumluydu. Doğa ile dost insan ile kardeşti.  Çünkü analitik ve duygusal zekâ arasındaki ilişki mükemmel derecede uyumluydu. Bu tamamıyla ahlakiliğe denk düşerdi. Ahlaki ve politik olmak anlamındaydı. Kuşkusuz ki bunda duygusal zekânın payı önemlidir.  ‘’Yaşama saygı ve değer verme, duygusal zekânın gelişmişlik seviyesiyle bağlantılıdır. Doğa dengesini gözetir. Buna doğal yaşamı mümkün kılan zekâ da diyebiliriz. His dünyamızı tamamıyla bu zekâ türüne borçluyuz.‘’

Karakter, İlk konuşan karakter anaydı. Yaşamın temel karakteriydi. Yaşama renk verendi.

Mekânı, Konuşma mekânları köylerdi tarım ve hayvancılığın yurtlarıydı.

Zaman, Doğa ve insanla uyumun zamanıydı. Ondandır ki insanın ilk konuşma zamanları şiirseldi. Yani şiir zamanıydı.

Ondandır hala köy mekânları, ana kadının etkin olduğu yerlerde yaşamın her alanında türküler, kasideler, tekerlemeler, şiirler, ninniler, masallar, oyunlar insan zamanını doldurur. Ve tüm bunlar sadece profesyonellerce yapılmaz. Herkes yaşamın bu özelliklerini, gereklerini bilir, anlam verir, kendisini sorumlu kılar. Bir var olma halidir. Birey olarak varoluş için tüm bu anlarda bulunmak, katılmak, pay almak ruhsal şekillenmede belirleyicidir. Tüm toplum üyelerinin büyütülüş ve varoluşunda yaşama tam ve bütünlüklü katılıma özen gösterilir. Önem verilir. Bu mekânda, bu zamanda, bu karakterin renginde tamamlayıcılık, uyum, bütünlük esastır. Hakikat bütündür. Hakikat paylaşılandır. Hakikat özgür kılınandır.   Yaşamın havası müzik tadındadır. Yaşamın ritmi oyun düzenindedir. Yaşama katılım gönüllü ve özgürcedir. Çünkü ahlakidir. Politiktir. Tam olarak kendisini yaşama koşullarından bozulmaya, zorlanmaya, horlanmaya rağmen hala bu özelliklerin kendisini sürdürmekte olduğu gözlenmektedir. Var olan hali direniş pozisyonundadır.   Direniş pozisyonu yeterli olamaz. Diriliş için de çabalar inşa aşamasına geçmedikçe baş aşağı gidişi, horlanması, alaya alınması, gözden düşürülmesi engellenemez. Edebiyat kendi zihniyetini bu zihniyetin sosyal dayanağını yine bu sosyal dayanağın hangi karakterle kendisini yeniden özgürce yaratacağını araştırmak, eleştirmek durumundadır. Çünkü mevcut edebiyat tarih ve toplumu çözmede paradiğmal problemler yaşamaktadır. Sorun anlatımların güzelliği değildir. Anlatımların nasıllığıdır. Anlatımlardaki hakikatlerin ne olduğudur. Hangi sözcük ve kavramlarla yaşam örülmektedir. Kişilikler tanıtılmaktadır. Her zihniyeti ayakta tutacak sözcükler ve kavramları vardır. Her sözcüğün ve kavramın dayandığı bir zihniyet vardır. Tüm bunlar hangi kültürle işlenmektedir. Köleliğe karşı olmak yetmez. Yalana karşı olmakta yetmez. Özgürlüğü istemek de çözüm bulmaz. Bilinir ki, özgürlük istenmez. Özgür yaşanır. Özgür düşünülür. Özgürce konuşulur. Yaşam özgürce gerçekleştirilir. Yoksulları yalancı kılan zihniyet egemenlere aittir. Yoksulları hırsız belleyen bir anlatı egemenleri aklamaktır. Tarihsizler, yalancılar, hırsızlar, barbarlar, Kürtlerin kurmancları Arapların bedevileri, Türklerin Türkmenleri, Meksikalıların paçukoları vb. değildir. Tam tersine kan dökücüler egemenlerdir. Sömürü yapanlar. Ayrımcılar. Elitler. Hepsi onlardır. Onların tarihi yalanın tarihidir. Onların toplumsallaşmada tarihleri yoktur. Doğrulukta, paylaşımda ve demokraside yerleri yoktur. Tarım köy toplumunu geri ve aşılması gereken bir mekân, zaman ve karakter gören bir zihniyetle yapılacak edebi yoğunlaşmaların hakikati temsil edemeyeceği açıktır. Bu tamamıyla kapitalist modernitenin egemen kültürünün kendisini savunmasıdır. Bunda edebiyatın payı küçümsenemez. Ana tanrıça kültürünü temel almayan onu bilmeyen, anlamayan ve en önemlisi de onu hissetmeyen bir edebiyat güncelde olan edebiyatta Rönesans inşasında yer alamaz. O nedenle, ’neolitik çağın edebiyatını’ mutlaka yapmalıyız. Ve onu çağdaş edebiyat diliyle yeniden canlandırmalıyız. Belki bu dünya da para etmez denilebilir. Doğrudur. Para dünyasında ana tanrıçanın toplumsallığı para etmez. Peki, bu kimi kime şikâyet etmedir. Zaten o para dünyasının edebiyatı ve edebiyatçıları boldur hepsi de ünlü ve şanlıdır. Sana da ihtiyaçları yoktur. Sen birileri onay versin, birileri değer versin ve piyasa da satılır, tutulur, tiraj yapar diye hesaplıyorsan yanlış yerde duransın. İşin en kötüsü günümüz insanında toplumsallaşmaya, ana tanrıça kültürüne olan yabancılaşmanın gün geçtikçe derinleştirilmesidir. Çünkü bireycileşme beraberinde sadece beyin işgalinden kırımından geçmeyi değil aynı zamanda yürek işgaline, yürek kırımına da uğramaktır. En kötü insani durum budur. Edebiyat beyin ve yürek işgaline uğramışsa orda edebiyatta Rönesans’tan bahsedilemez. Sorun artık paradigmaldır. Algı dünyası değişime uğramıştır.

Öyleyse edebiyatta Rönesans için öncelikle paradiğmal değişime, algı değişimine, kavramsal ve kuramsal değişimlere ihtiyaç vardır.

Yeni paradigma ile edebiyatta zamanlar, mekanlar, karakterler yeniden ele alınmayı beklemektedir. Ve bunun derinlikli çözümlenmesine akademik düzeyde ihtiyaç duyulmaktadır.

Toplumsal düşüş insanlıktan düşüştür. İnsanlıktan düşüş edebiyattan düşüştür. Öyledir ki edebiyat elitlerin bir uğraşı haline dönüştürülerek toplumsal işlevinden boşaltılmıştır.

Edebiyat için kültürel soykırım kurumlarından geçmiş ve oradan diploma almış olmayı önermek, dayatmak, kriter olarak koymak tam anlamıyla sistemin edebiyatı ve edebiyatçılığının piyasa denetleyicisi, borsacısı gibi düşünmektir.

Düşüşte de edebiyatın payı yüksektir, yeniden varoluşta ve inşasında da edebiyatın payı büyük olacaktır.

14-temmuz-2013