KİMSESİZLİK YA DA ONUR DAYANIŞMASI…

Ortalıkta rastgele görünmek riskliydi. Akşam karanlığı basmadan bir an önce gece kalacağın yere ulaşılmalıydı.Yollar da asker ve polisler ülkenin bekası ve halkın güvenliği adına kontrol noktalarında insanları didik didik arıyordu. Şehirlere girişte kimlikler kontrol edilip üst aramaları yapılıyordu.

 Ancak köylere gidişte şehirden alınan tüm malların, eşyaların miktar ve gereklilik derecesi kontrol ediliyordu. Nereye gittiğin değil, ne yaptığını değil, kaç nüfusun var, bu kadar erzakı nereye götürüyorsun daha çok öğrenilmek isteniyordu. Köye giren temel gıda ve diğer ihtiyaçların miktarını Aylık kayıt tutan kontrol noktaları bile vardı.

Her yer sorgulama alanıydı. Köyden çıkarken sorgulama. Köye girerken sorgulama. Şehirden çıkarken sorgulama. Şehre girerken sorgulama. Şehirde dolaşırken sorgulama. Eve giderken sorgulama. Bütün şehir ve köyler, bütün ülke sorgulama alanı. Bütün şehir bütün köyler külota kadar aranma alanı. Herkes sorulara cevap vermek zorunda. Polis ve askerin gözüne direk bakmayacaksın. O izin verdiğinde olur ancak. Çünkü suç. Çünkü korkusuzluğu ifade ediyormuş. Hayat korku. Yürümek korku. Korkmamak için asker ya da polis olmak gerek. Ya da devletin yakınlığında olmalı. Feryat bir zaman.

Artık Kontrol noktaları yeterli görülmedi. O zaman köyleri boşaltmak daha akıllıcaydı. Tespit edilen köyler ordu polis güçleriyle basıldı. Evler alt üst edildi defalarca. Mutfaklardaki erzaklar birbirine karıştırıldı. Yatak yorganlar lime edildi. Halk meydanlara toplatıldı. Onur kırıcı Hakaretler sıralandı peş peşe. Bir zaman sonra kimsenin buna aldırmadığı kanaatine varıldı. Bu kez köyler boşaltma uyarısı bile yapılmadan yakılıp, yıkılarak boşaltılmaya başlandı. Ahırlarda ve kümeslerde hayvanlar olan bitenden habersiz sabahla birlikte dışarıya çıkmayı beklerken bir daha o kapılar açılmadı. Evin içten ve dışarıdan yakılmasıyla boğucu dumanlar içinde yanarak canlarını verdi. Çocuklar ailelerince son anda dışarıya çıkarıldı. İnsanlar kendilerini ancak kurtarabildiler. Nereye gidecektiler. Ne yapacaktılar belirsizdi. Artık nesiller boyu sessiz sakin yaşadıkları topraklarını gözyaşları içinde canlarını zor kurtararak terk edeceklerdi. Yakılan ve boşaltılan köyler diğerleri için bir örnek ve gözdağıydı. Artık hayat yoktu oralarda. En iyisi uzaklara göçmek. Uzaklara kaçmak. Şehirlere, metropollere sığınmaktı.

İşte bu arada devlete yakın olan kimi zenginlere gün doğmuştu. Göçlerin ve kaçışların olduğu bu günlerde tüm köyler ve şehirlerde zenginler üzülme edalarında fırsat kolluyordu. Şehir ve köylerden Göçmek zorunda olanların mallarını onlara iyilik olsun diye mecburen satın almakta oldukları minnetini de ödedikleri paraya eklemekteydi.

Her nedense bu zamanların hüküm sürdüğü sıralarda askeri ve sivil bürokrasi ile aralarının iyi olmasına özen gösteren bu kesimler hayli zenginleşmekteydi. Zenginleştikçe de askeri sivil bürokrasi ile ilişkilerin sağlamlaşmasına vesile olsun diye ziyafetler, geziler, hediyeler, davetiyeler organize etmeyi asil olmalarının bir gereği olarak yaptılar.

Neyse bu zamanlar geride kaldı. Ama insanların evleri, arabaları, bahçeleri, hayvanları gitti. Çocukları gitti. Gençleri gitti. Varlıklarından geriye yaşamı ancak gündelik yürütme kaldı. O zenginler şimdi o günleri eleştiriyor. Ülkenin refahı için özgürlük ve demokrasinin yatırımlar için gerekli olduğunu söylüyor. Özgürlük ve demokrasi yokluğunda malını mülkünü terk edenlerin, yok pahasına satanların özgürlük ve demokrasi açlığına hitap etmekte. Oy isteyip onun meclislerdeki vekili olmak istemekte. Nede olsa zor zamanda halka eldeki mallarını mecburiyetten ötürü alma iyi niyetine karşılık şimdide halkın elindeki oyu mecburiyetten almaya kalkışıyor. Çünkü o çok sevdiği halkı için bunu yapmaya kendini borçlu hissediyormuş. O günler geri gelmesin diyeymiş. Onun devlet yönetiminde çevresi varmış. Eli uzunmuş. Bu topraklarda büyümüşler ve iyi tanırlarmış. Sorunlarını da iyi bilirlermiş. Çözümü de en iyi onlar getirebilirmiş.

Şimdi sivil bürokrasi ve ekonomi yönetiminin diktatörlüğü hayat üzerinde hâkimiyetini kurdu. Yokluk, yoksulluk yine var. Yine göçler var. Yokluk ve yoksulluktan dolayı. Ancak bu kez insanların satacakları bir şey kalmadı. İnsanlar onurlarını kurtarmak korumak için maddi değerlerinden kolayca vazgeçmişlerdi. Yok, pahasına da olsa diktatörlüğe boyun eğmemek için satıp gitmişlerdi. Oysa şimdi yokluk, yoksulluk, işsizlik değersizlik diktatörlüğünde satıp kaçacakları bir yer yok. Nereye gitmek isteseler aynı. Ondandır ki askeri diktatörlük zamanlarında olmayan intiharlar, ailelerin dağılmaları, insanların birbirinden kaçmaları, misafirliklerin sona ermesi, dayanışmanın bitirilmesi hiçbir zaman bu kadar olmamıştı. Sivil diktatörlükler askeri diktatörlüklerden daha bitiricidir. Daha öldürücüdür. Çünkü insanın onurunu bedavaya almak istiyor. Zor zamanlarda birbiriyle dayanışmaya çalışanlar, bu zamanda birbirinden kaçıp saklanmakta. Herkes kendi derdine düşürülmüş. Herkes kendisini kurtarma derdinde. Kimsenin kurtulduğu da yok.

İşte asıl onursuzluğun ilk adımı dayanışmadan kaçmaktır. Bu sağlandı mı gerisi bitiştir. Ondandır ki askeri-sivil diktatörlükler ilk önce dayanışmayı hedef alırlar. Onların en temel ortak noktasıdır bu. İnsanlar bu durumda daha çok açgözlü olurlar. Daha çok kendilerini düşünürler. Kendilerini bir şeyler sanma hastalığına daha çok tutulurlar. Ve sadece onlara kalan saçlarında, sakallarında, giyimlerinde olmak istediklerinin kötü bir kopyası olmaktan kurtulamazlar. Dışarıdan bakıldığında o kendisini olmak istediği gibi yansıtmaktadır. Zengin değil gibi ama zengin gibi görünmektedir. Sıradan bir memurdur bir müdür gibi davranmaktadır. Karın tokluğuna çalışmakta sosyete gibi giyinme peşinde. Ancak yaklaşıldığında onun tamamıyla bir sosyal makyaj ve maske olduğunu acıyla görmekten başka şansın yoktur. Sosyal nefret, kızgınlıklar, gerilimli ruh halleri, gözü hep dışarıda dışarısında hevesler daha baskın olmakta. İnsanlık tarihinde hiçbir zaman şimdiki kadar insan kişiliği maskelere, tanınmamaya, başkası gibi olup davranmaya itilmemişti, mecbur bırakılmamıştı. Yaşam için bu bir mecburiyet ve zamana uyumun adı olarak belletilmemişti. Acı ve ürküntü veren bir mecburiyet. Özgürlük adına yapıldığına inanılan bir mecburiyet.

Özgürlük başkasına benzemeyi başarma olarak tanımlanmakta artık.

Başkasına benzemek bir hastalık gibi bir baştan çıkarılma gibi bir moda gibi bir heves gibi bir kendisini gerçekleştirme gibi.  Modalar ortalıkta tek tip insan biçimlerini ha bire üretmekte. Saçlar aynı. Sakallar aynı. Giyimler aynı. Konuşma biçimleri aynı. Tam bir tek tip rejimi. Moda tek tip rejiminin bir hilesidir. Sonsuz ve sınırsız kazanç sağlamanın iyi bir reklamıdır. Bundan da fabrikası olanlar kazanır elbette.

Askeri dikta zamanında Onuru kurtarmak ve teslim olmamak adına zorunlu göç edildi.

Şimdide onur kurtarmak için nerde olunursa olunsun dayanışmaya geçme zamanı. Çünkü onur göçertilmek isteniyor insanın kendisinden.  Başkası olma değil kendisi olma zamanı.

Askeri dikta nasıl iflas ettiyse sıra şimdi sivilinde. Onun için can çekişme halinde üzerimize gelmekte. Her türlü savaşlara girme arzusundalar. Başka kurtuluş yolu kalmadı. Sıkışmışlar. Panikteler. Maskeleri habire düşmekte. Makyajları dökülmekte. İçi boş vaatli nutukları, meydan okumaları yapmaktan öte ne işleri kaldı ki. Derler ki insanlar korkusunu gizlemek için ıslık çalarmış… Isıran köpek pek havlamazmış. Ve yine derler ki, korkutmak isteyenler en çok korkanlardır.

Kötü bir an. Kötü bir zaman.  Dünyamızın zihni esnek ve özgür aydınlarından E. Galeano bu zamanları MÜKEMMEL ÇILGINLIK ANI olarak tanımlayıp şöyle der; sistem alçaklığı alkışlıyor, eğer başarılıysa, başarısızlığa uğrarsa da onu cezalandırıyor. Çok çalanı ödüllendiriyor, az çalanı mahkûm ediyor. Barış çağrısı yapıyor, şiddet uyguluyor. Sana komşunu sevmeni vaaz ediyor ama aynı zamanda seni onu yiyerek hayatta kalmaya zorluyor. Şizofrenik dil paranın özgürlüğünü insanların özgürlüğüyle karıştırdığı zaman en mükemmel çılgınlık anlarından birine ulaşıyor… Bizi görmemek üzere eğitiyorlar. Eğitim eğitimsizleştiriyor, iletişim araçları iletişimsizleştiriyor. Ve Eğitim ve iletişim araçları bizi tavşanı kedi saymaya zorluyorlar…