KÜLTÜREL DİRENİŞ

İnsan tanımı yapılırken diğer canlılardan en temel ve can alıcı farkı kuşkusuz ki kültürel yaratım yeteneğinde oluşudur. Bir başka tanımıyla ikinci doğanın yaratıcısıdır. İkinci doğa insanın toplumsallaşma sürecini yaratmasıdır. Zaten insanın diğer canlılardan ayıranı da onun bu özelliğidir. Birinci doğa bir bütün tüm evrenin oluşum ve gelişim kurallarını oluştururken ikinci doğa kendisini insan şahsında bunun içinde var eder.

İkinci doğa aynı zamanda toplumsal tarihin başlangıcıdır. Evren tarihi ise birinci doğanın başlangıcıdır. Bu yanıyla toplumsal tarih sıkça kullanıldığı üzere yazılı tarihle başlamaz. Aksine yazılı tarih insanın tür olarak farklılaşmaya ve kendine ait kültürünü yaratmaya başladığı daha ilk topluluk düzeyinden başlayarak süre gelen tarihinde sadece bir sayfadır.

Birinci doğa içerisinde insan kendi doğasını(topluluk, toplumsallık)oluştururken toplumsallığı oluşturan yapısallıkları ve bu yapısallığın içeriğini oluşturan anlamsallığın başlangıç serüveni aynı zamanda kültürün genel tanımımın da ortaya çıkışıdır.

Ne var ki daha başlangıcında gökyüzü kadar duru ve berrak bir yaşamın her gün yeni icatlarla geçen heyecanının özgürce ve kendisince aktığı zamanlar hayal ve masal cennetlerinin gece yarılarına dek sadece çocuklara değil var olan insan topluluğunun bütün üyelerine şiir tadında anlatılmasıydı. Ne özne ne de nesne ayırımının insan belleğinde ve yaşamında emaresinin bile olmadığı zamanlardı. Uyum kültürü tastamam birinci doğanın karakterini sürdürmekteydi.

Binlerce yıl sonra masallara ve hayallere cennet arayışının ana temaları yüklenmeye başladı. Çünkü artık ikinci doğanın bağrında birinci ve ikinci doğayı, kendi emrinde olması gereken tanrısal lütuf gören iktidarcı, bireyci, kent devletçi zihniyetin kültürü, hilesi, kurnazlığı ve despotluğuyla gelip insan yaşamının tepesine kurulmuştu. Toplumsal hastalıkların, acıların, kederlerin,  kölelik ve kulluğun insan yaşamına hem kavram hem argüman, hem de dil ve üslubuyla gelip musallat olma tarihi de işte bu zamanlarda doğum yapmıştı. Bir başka deyişle insanlığın kültür yaratım serüveni iki kola ayrılmıştı. İlki ve en uzun tarihe sahip olanı neolitik kültürdü. İkincisi ise birkaç binyıllık ömre sahip kent devletçi iktidarcı kültürdü. Bu aynı zamanda insanlığın kültürel alanda yarattığı değerlerin ve onu dile getiren dil, edebiyat, sanat ve her türlü yaşamsal etkinliklerin renginin, karakterinin, öz ve biçiminin başka güzergâha saptırılmasıydı. Olanda buydu. Ne gerekli nede zorunlu olmayan devletçi kültür gerçekte insanın toplumsallık tarihinde bir zihinsel sapmaydı. Dayatarak, zorlayarak, entrika ve kıyımlara başvurarak toplumlaşma tarihinin gidişatı önünde bir leviathan olmaya başladı. Toplumlaşma tarihinin yerine devletleşme ve iktidarlaşma kültürünün tarihi başat kılınmaktaydı. Yaşam tercihi ikiye ayrılmıştı. Keskin ve zorunlu ayrışım. İnsanların yaşam tercihleri kendi doğasında bırakılmamak için her türlü çaba devletçi zihniyet tarafından yürütüldü. Mitsel ve teolojik dünyalar ve kapitalist modernite ömürlerinin son demlerine ulaşmıştı. İnsanlığın yaratımı tüm değerler hor görülmeye, ilkel ve basit sayılmaya, dün adına, geçmiş adına her şey harabeye döndürülmeye, ne varsa şimdi de aranmaya yarına ise bir şey bırakmaya anlam ve gerek kalmadığına hükümlerin cazip kılınmaya başladığı zamanlar insanlığın dünyasında deprem ayarında gelgitlerini kurmuştu.

İnsanlar hakikati tanımaya anlamaya çalışırken, kent devletçi kültürün bir karabasan gibi toplumsallığı emrine koyması artık yeni bir arayışı ortaya çıkarmıştı. İnsanlar hakikat arayışına yönelmişti. Çünkü yaşam ve insanlık adına her şeyin kurnazca ve vicdansızca ters yüz edilmesinin, fiziki kırımlarla, kıyımlarla, taş üstüne taş bırakmama ile insanlığın yarattığı değerler üzerinde gasp, talan, kendi tekeline alma bir kader tokasıydı. Ve teolojideki kader tokası gerçekte ana kadın etrafında şekillenen toplumsallaşma ve kültür yaratımının gerçek sahibinin kendisi olmadığını ve kaburganın bir kemiği olup artık özgür dünyasının sona erdiğinin mührüydü.

Toplumlaşma tarihinde bir yanda kültürleşme, kültürlenme süreci devam ederken öte yandan kültürel varlığı koruma kaygı ve kavgasının tarihi de işte kent devletçi kültürün ortaya çıkışıyla başladı.

SOYKIRIM DÜNYASINA GEÇİŞ

Kent devletçi zihniyet kendi kültürel inşasına yönelirken topluma ait tarihsel toplum değerlerinin ele geçirilişi ve insanlaşma, toplumsallaşma tarihini kendisiyle başlatma girişimi hile ve zorbalıkla iç içe yürütüldü. Devletçi iktidarlar, biryandan kendi toplumunun tek ve yegane sahibi, yaratıcısı ve tarihinin başlangıcı olarak kendisini kurumsallaştırmaya yani yapısallığını inşa etmeye çalışırken öte yandan insanlığın bir zenginliği olan farklı toplumların yapısallıklarını, anlamsallıklarını yerle bir etmeye, onu kendi uzantısı, eki haline getirmeyi geri-ilkel olana uygarlık ve soyluluk götürme adı altında onların varlıklarını tarihten silmekle uğraşma artık bir iktidar histerisiydi. Ve yine artık İktidar olmanın paranoya sınırlarının genişliği ve üstünlüğü bununla ölçülebilirdi.

Devletçi bir elit’in kendi toplumu üzerinde acımasız ve eritici kültürel baskısına yönelişi toplumu kendisine, tebaa, kul, köle yapmakla amaçlanmıştı. Toplumun tarihi devletçi elit’in tarihiydi. Tüm kültürel uğraşlar devletçi elit’in iktidarının bekasına hizmet ekseninde olmalıydı. Ve bunu başaranlar devletin gözdesi olmaya onun güvencesinde ömrünü garantiye alabilirdi. Aksinde ise vay başına gelenlere… Bu durumda toplum devletin oyuncağı haline getirilir. Alıklaşma her şeyi devletten bekleme davranış ve ruh halleri onun dünyasında baskındır. Devletlerin çatlak dedikleri ve ayrıksı buldukları yaşamlara, kültürel farklılıklara tahammülü yoktur. Onun için karşısında meydan okuma anlamındadır. Egemenlik psikozunun kendisi dışında varlık tanımama ve olası her varlığı da kendisi için ölümcül tehdit unsuru görme hezeyanı tüm devlet kadrolarının politik uyanıklıklarının ölçütüdür de. Bir yanıyla insanın ruhsal dünyasında paranoya ve şizofreninin ana damarının kent devletçi iktidar kültürünün insanlık dünyasına girişiyle başladığı da bir gerçektir. İktidar sahiplerinin arka plan yaşamlarındaki toplumsallığa ters tuhaflıklarının temelinde bu yatmaktadır. Çünkü uygarlaşma adı verilen gerçekte insanın bir birini yemeye başlamasının adıydı. İktidarcı sistem kendisini kurumsallaştırdıkça kendi sistemsel hastalıklarına, ruh hallerine, davranış biçimlerine, edalara, mimiklere insani her şeye kendisini sindirdi. Toplum sistemin içinde yaşadığı bunalımın, ruh halinin bir yansımasına dönüştü. Ve gerçekte toplumdaki tüm insani olmayan, toplumsallaşma ile çelişen psiko-sosyal davranış bozuklukları, ahlaki çöküntüye denk düşen yaşam boyutları tümü her şeyin tek yaratıcısı, sebebi, sahibi,   efendisi sistemin kendisidir. İnsanların yaşam düzeyi devletin aynasıdır. Hapishaneler bir devletin korkularının ve kendi uygulamalarının sonuçlarıyla doldurulur. Yada doludur. Hukuk diye adlandırılan devletçi zihniyetin icadı koruma kalkanı içerdiği düzenlemelerle sadece kendisini garantilemeyi hedefler. Devletlerde ahlak olmaz. Yerine hukuk diye soğuk taşlardan örülü bir duvar konulmuştur. Ahlak topluma aittir. Toplum hukuka ihtiyaç duymaz.

Devletin kendi toplumuna uyguladığı kültürel başkalaşım bununla sınırlı kalmadı. Devletleşmenin tarihiyle birlikte başka halklar üzerinde kültürel soykırımın çeşitli biçimleri uygulandı. Kültürel anlamda yapısallığı ve anlamsallığı daha güçlü toplumlar üzerinde fiziki soykırımla üstünlük kurulmak istendi. Söz gelimi Yahudiler. Ancak kendi kendisine yeterli durumdaki halklar üzerinde ise asimilasyonla başlayıp derinleştirilen kültürel soykırım uzun vadeli ancak en tehlikeli ve dağıtıcı oldu. Kültürel soykırımla halkların toplumsal değerleri talan ve gaspa uğratıldı. Yabancılaştırma ekseninde kendine mal edildi. O halkı ayakta tutabilecek yapısallıkları parçalandı. Yasaklandı. Suç sayıldı. Haram kılındı. Fiziksel olarak o halkın bir bireyi olduğu her halinden belli olunsa da kültürel olarak dili, davranışları, giyim-kuşamı edaları, üslup ve hitapları hayal ve gelecek ütopyaları egemen ulus devletin derin izlerini yansıtır ve yaşatır hallere konuldu. Bu haliyle o toplum ve bireyleri için varlık(ontolojik)sorunu başat oldu.  Buna dünyadaki en çarpıcı örnek Kürtler gösterilebilir. Bütün toplumsal kurumları dağıtılmış, derin anlamsal parçalanmışlık ve zihniyet yitimine uğramış,  kültürel dünyası yasaklarla kısıtlanmış ve hor görülmelerle aşağılanarak gözden düşürülmüş, sahipsizliğe terk edilmiştir. Adı üzerinde bile varlık yokluk tartışması yürütülür oluşu kültürel soykırımın acımasızlığına en basit örnektir. Ve Kürtler kültürel soykırım tarihinin kendisini üzerinde denediği, gerçekleştirdiği ender halklardandır. Kültürel soykırımın red ve kabulleri dışında bir dünyanın arayışına girmenin bedellerinin ölümcül olduğu kendisine her fırsatta belletilmiştir.

SİSTEM İÇİNDE KENDİSİNE ÖZGÜRLÜK VE ÖZGÜNLÜK ARAMAK GAFLETTİR

Kültürel soykırım kendilik olmaktan zihnen vazgeçiş durumuna düşürülmedir. Bu aynı zamanda varlık sorununa delalettir. Varlığı kabul edilmeyenin, görülmeyenin ve yok sayılanın özgürlüğü elbette ki olamazdı. Bundandır ki Var olmak ile özgürlük sorununu iç içe yürütme uğraşısı Kürtler için temel olmuştur. Kendisi olma ve özgür yaşam mücadelesinin ağır bedeller karşılığında kendisini Kürt toplumunda yer edinmesi başta kapitalist modernite güçleri ve onların orta doğudaki ajanları konumundaki iktidarların Kürt varlığı konusundaki inkârcı tutumlarında gevşeme ortaya çıkmıştır. Buna karşın sahte Kürt ulus devletçi oluşumlara fırsat vermiştir. Gerçekte bu durum liberal Kürtler safsatasını öne çıkararak Kürtlerin direniş ve özgür yaşam arayış ve mücadeleleri önüne bir başka set koymak amaçlanmıştır.

Aslında yaşanan ve yaşatılmak istenen kültürel soykırımın daha derinlikli ve incelikli yürütülmesine yeni olanaklar sağlamaktır. Evrensel kültürel soykırım politikası kapitalist modernite çağında kimlik kazanmıştır. Tarihin hiçbir döneminde kapitalist modernite dönemindeki kadar kültürel ve fiziki soykırımların uygulandığına tanık olunmamıştır. Kapitalist modernitenin azami kar, endüstriyalizm ve ulus devletçiliği kültürel soykırımın hegomonik tarzda kurumsallaştırılmasından geçmektedir. Kapitalist modernite halkların yapısallıklarını, anlamsallıklarını ezme temelinde ancak kendisini hegomonik dünya gücü yapmaktadır. Bunun içinde kendisine bağlı dünyanın her yerinde işbirlikçi ajan iktidarlar kurum ve çalışmaları var gücüyle desteklemeyi önüne koymaktadır. Bu konuda kendi hegemonyası içinde en ufak bir boşluğa yer vermemektedir. Sistemin boşlukları diye sanılanlar ise yazboz sistemine dayanan tepeden bakışın denetiminde erimeye eritilmeye olanak sunmaktır. Yine aynı şekilde direnen güçler içinde de kendisini örgütlemenin her türlü çalışmasını ve finansmanını sağlamaktadır. Tepeden tırnağa emperyal kültürü halkların özgün ve farklılıklarını temsil eden toplumsal kültürlerinin üzerinde en ince yol ve yöntemlerle en başta edebiyat, sanat ve basın alanında hegemonya kurmaya çalışmaktadır. Tüm beğeniler, uluslar arası ödül, festival ve yarışmalar, destek ve referanslar tekele alınmıştır. Bu anlamda korkunç bir tekelleşme kurulmuştur.

Yaşamın tüm alanlarında sosyal, siyasal, ekonomik, diplomatik, kültürel küresel çapta bir tekelleşme ile halklar çaresiz kılınmaya sisteme ek olmaya, entegreye, uzantıya, yabancılaşmaya ve kendinden kaçışa sevk edilmektedir. Bu bağlamda beğeniler, özentiler, özlemler,  umutlar, hayaller ve insani olan tüm hallerin güzergâh adresi olunmaya demagojik ve psikolojik yoğun çalışmalar sürdürmekteler.

Halkların özgürlük eğilimlerine küresel çapta hukuki yasaklamalar, yüksek askeri teknolojiler desteğinde küresel terörizm uygulamaktadır. Bu dünyada küresel hegemonya için küresel terörizm uygulayan sadece kapitalist modernite güçleridir. Aynı şekilde kültürel alanda ezip geçen her türlü halksal kültürel dinamiği içinden çürüterek yok eden kaynakları tüm boyutlarıyla devreye koyduğu da bir gerçek. Çürütme kapitalist modernitenin acımasız yöntemlerindendir. Acımasızdır çünkü azami kar hırsı faşist eğilimleri geliştirir. Halkların özgür yaşam mücadeleleri karşısında nasıl ki bir insanın testereyle doğranması bir canilik ise insanların ağır teknoloji silahlarıyla imha edilmeleri sistemin ruhsal cinnet halinde olmasını gerektirir. Cinnet hali başarmanın değil bir türlü başaramamanın ve ayağının altındaki toprağın giderek kaymasının kendi kendisini yiyip bitirmenin dayanılmazlığında kendisini dayatmadır. Kapitalist modernite de toplumlarda ortaya çıkan tüm psiko-sosyal, kültürel, bozukluklar ve hastalıklar sistemin kendisinde yaşananın yayılmasıdır. Dünya sinemalarında ki cinnet sahneleri senarist dünyasının çözümsüzlüğünün birer yansımasıdır. Polisiye filimler de öyle. Sisteme dair her şey en eleştirel olanı da dahil sonuçta dünya hali budur kaderciliğine kanıksatmaktadır. İşte kültürel soykırımın en tehlikeli yanının bu alandaki kurumlaşmalarda sistemin kendisini birinci el bilirkişi, en iyi bilen, en doğrusu ve kıstas koyucu görmesinin insanlarca kabul görülmesidir. En acı ve tehlikeli kendilik olmaktan zihni olarak yitim budur ancak. Sistemin yanlış gördüğü yanlıştır. Sistemin geri ve ilkel gördüğü de öyle. Sanat ve edebiyat tüm yazın sahası bu girdabın içinde kıvrandırılmaktadır. Devrimci bir tez hazırla, karşında yüzlerce bilim adamı kisveli, sanatçı kılıklı, yazar pozlu kişiliklerin resmi açıklamalarına maruz kalırsın. Çünkü devletçi resmiyet onay ve hakikat belirleme makamıdır. Ötesinin meşruiyeti yoktur. Kapitalist modernite artık sadece istihbarı ajanlar yetiştirmiyor. Sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik, sanatsal, bilimsel vb her alanda ajanlarını hazırlamaktadır. Zaten bir kısmının özel maaş almasına gerek bile kalmadan zihinsel olarak kapitalist modernitenin yayıcılığını ve savunuculuğunu yaptığı da bir gerçek. Bu konuda en zavallı portrelerin ezilen halkların bünyesinde direnme gücü olmayan kişiliklerin sadece yaranmak için yaptıkları çabalardır. Kapitalist modernitenin dünyasında istediğin kadar muhalefet edebilirsin. Ancak bir şartla o da yanlış hayat içinde kalıp doğruları ve eleştirileri yaparak istediğin kadar muhalif olabilirsin… Çünkü sistem için bir ting tang elemanısın. Hem de maaşsız. İşte kapitalist modernitenin liberalizm dediği ve özgürlük olarak lanse ettiğinin arka planı budur. Bu tipler örnek verilerek sistem kendisinin özgürlükçülüğünün, demokratlığının propagandasını yapmıyor, onlara bedavadan yaptırıyor. İşte liberalizm hilesinin direniş karşısındaki tuzağı.

DİRENMEK İNŞA ETMEK ANI ANINA YAŞAMAKTIR

Kapitalist modernite eski uygarlığın son demleri olarak belirlenir. Eski uygarlık kendi içinde zor ve sömürü aygıtlarıyla var olur. Olmuştur. Sadece kendi bağrında geliştiği toplumu zor ve sömürüyle eritip yutmadı. Birinci doğa ile ekolojik-simbiyotik ilişkiyi yıkıp, sömürerek tüketmenin eşiğine getirdi. Mevcut durumda hem birinci doğa hem de ikinci doğalar tarihlerinin en buhranlı, sorunlu, zorlanan ve toplumsal, doğasal felaketlere gebe durumdadır. Sınıf, kent, devletleşme mevcut durumda toplumsal kanser kaynağına dönüşmüştür. Doğa ve çevre yıkımları, nükleer silahlanmadaki artış, işsizliğin büyümesi, tüketim toplumu, nüfus artışları, biyolojik kanserler, cinsel hastalıklar ve gittikçe artan fiziksel-kültürel soykırımlar buna delalettir. Bu vesileyle eski uygarlığın çöküşü insanlığın çöküşü değildir. Aksine demokratik modernite/uygarlık yolunun alternatif olmasıdır.

Demokratik modernite bir ütopya yada geçmişte yaşanmış bir boyut değildir. Bütün uygarlık tarihi boyunca kendi tarihini ve varlığını sürdürerek bugünlere dek gelen insanlığın toplumsallık değerlerinin yaşam kaynağıdır. İnsanlığın tarihidir.

‘Toros-Zagros dağ silsilesinin dorukları ve etekleri bu uygarlık tanrısallığının mayalandığı alanlardı. Neolitik toplumun bağrında ama ağacın kurdu misali onu yiyerek varlık kazanıyordu. Mezopotamya ovalarındaki kent, sınıf ve devlet örgütlenmesi onun gerçek gençlik ve olgunluk çağıydı. Batı Avrupa uygarlığı ise onun ihtiyarlık ve ölüm çağı oldu.

Vatan olarak Kürdistan ve toplum olarak Kürtler, kendi toprakları ve toplumlarının bağrında doğan ve gelişen bu tanrısallığın ölüm çağında en kahredici azaplarını çekmektedir. Kapitalist modernite unsurlarını uygarlık tanrısının ihtiyarlık ve ölüm çağındaki halleri olarak yorumladığımızda, gerçeklik daha da somutlaşır. Öznellik olarak kapitalist modernite ile nesnellik olarak Kürt ve Kürdistan gerçekliği, dünyanın hiçbir alanında görülmeyen bir boğuşmayı yaşamaktadır. Birçok büyük devrimde olduğu gibi adeta bütün tarih bir kez daha dirilmiş, bütün hünerleriyle savaşır gibidir. Bu savaşla birlikte yıkılan, çözülen sadece ulus-devlet, azami kâr kanunu ve endüstriyalizm sacayakları ve ‘sêla sor’ değildir; özne-nesne ayrımı da yıkılmaktadır. Devrimin özetinin özeti bu kavram parçalanmasının ortadan kalkmasında yatmaktadır. Özne-nesne ideolojisinin yükselişi, katılaşması (dogmatikleşme) ve çözülüşü, en azından beş bin yılı aşan çok kanlı ve sömürgen bir sistem pahasına gerçekleşti. Bu sistem insanlık üzerinde tam bir kâbus rolünü oynadı. İnsanlık bu kâbustan yeni yeni uyanmaktadır. Özgür vatan ve insan olarak Kürdistan ve Kürtlerin bu uyanış hareketi umut vermektedir.’

Kürtlerin özgür yaşam ve hakikat arayışları sadece direnişleri geliştirmekle tek başına çözüm olmaz. Bu uyanış hareketinin mutlak surette yaşamsallaşması için inşa çalışmalarının sabırla ve ustaca yürütülmesi gerekir.

İnşa çalışmalarında öne çıkacak olan hususları şöyle özetleyebiliriz,

‘Birincisi, zihinsel boyuttur. Kendi dil, kültür, tarih, ekonomi ve nüfus yoğunlaşmalarını ihmal etmeden, bu temel alanlara ilişkin bilinçli hallerini ortak dayanışma duygusuyla birleştiren zihinsel dünyayı (ORTAK ZİHNİYET DÜNYASI) paylaşanların varlık boyutlarından bahsediyoruz. Bu boyutta temel kıstas, farklılıklara dayanan eşit ve özgür bir dünya hayalini, projesini zihinsel olarak paylaşmaktır. Bu zihniyet dünyasına özgür bireylerin komünal dünyası veya ütopyası da diyebiliriz. Mühim olan farklılıkları reddetmeyen bir eşitlik ve özgürlük zihniyetini kamusal alanda, toplumun ahlâki ve politik dünyasında SÜREKLİ yaşatmaktır. YİRMİ DÖRT SAAT DEMOKRATİK ZİHNİYETLE YAŞAMAKTIR. İkinci boyut, zihniyet dünyasının dayanacağı bedendir. Bedenle kastedilen, toplumsal varoluşun zihniyet dünyasına göre yeniden düzenlenmesidir. Ortaklaşa paylaşılan ulus zihniyeti dünyasına göre toplum nasıl yeniden düzenlenecektir? Bedensel varoluşuna hangi mimariyi uygulayacaktır? Kısacası geçmişten, gelenekten geriye kalan ve kapitalist modernitenin kendi amaçlarına göre son derece hastalıklı, krizli, baskılı ve sömürülü (Buna kültürel soykırıma varan uygulamaları da eklemek gerekir) olarak düzenlediği veya düzensizleştirdiği toplumsal doğanın ve çevresinin yeniden düzenlenmesi bedensel boyutu tanımlar.

Zihinsel boyut, ulus olmak isteyen birey ve toplulukların düşünce ve hayal dünyasını ve dayanışma duygusunu ilgilendirdiğinden, sınırlı bir düzenlenmeyi gerektirir. Bunun için bilim, felsefe ve sanat (din de dahil) eğitimini geliştirmek ve bu amaçla okullar açmak başta gelen pratik çalışmalardır; ulus olmaya ilişkin zihniyet ve duygu eğitimi görevleridir. Tarihsel-toplumsal varlığa ilişkin olduğu kadar şimdiyi, çağla ilişkili toplumsal kültürü bilince çıkarmak, doğru, iyi ve güzel olan yönlerini ortak düşünce ve duygular halinde paylaşmak esastır.

Kürtleri kendi varoluşlarına ilişkin ortaklaşa paylaşılan İYİ, DOĞRU VE GÜZEL düşünce ve duygu dünyasında bir ulus olarak tasarlamaktır. Diğer bir deyişle bilimsel, felsefi ve sanatsal devrimle Kürtlerin uluslaşmasını, bu uluslaşmanın temel zihniyet ve duygu dünyasını yaratmaktır; Kürt gerçeğinin bilimsel, felsefi (ideolojik) ve sanatsal hakikatinin açıklanmasını özgürce paylaşmaktır. Bunun yolu öz düşünmek ve öz eğitilmektir, iyiyi paylaşmak ve güzel yaşamaktır. Zihinsel boyutta egemen ulus-devletlerden yerine getirilmesi talep edilebilecek temel husus, düşünce ve ifade özgürlüğüne tam bağlılıktır. Ulus-devletler Kürtlerle ortak normlar altında yaşamak istiyorlarsa, Kürtlerin kendi zihniyet ve duygu dünyalarını oluşturmaları ve kendilerini farklılıkları temelinde ulusal bir toplum haline getirmeleri için gerekli olan düşünce ve ifade özgürlüğünü anayasal güvenceye kavuşturarak tam bağlılık göstermeyi bilmelidirler. Ortak ulus teşkil etmenin yolu düşünce ve ifade özgürlüğüne tam bağlılıktan geçer.

Komünü yaşamın tüm alanlarına, eğitsel, kültürel, sanatsal ve bilimsel alana taşımak mümkün olduğu gibi, sosyal ve politik yaşamı da hem komünleştirmek hem de demokratikleştirmek mümkündür.

En iyisi, an’ı geçmişsiz ve geleceksiz yaşamamaktır. Bilgece yaşam, geçmişin ve geleceğin an’da özgürce dile gelip yaşanmasıdır. Kapitalist modernitenin ve onun köleleştirici kültürünün temelinde insanı geçmişsiz ve geleceksiz kılarak, an’ın hayvanca tüketicisi haline getirme vardır. Kapitalist bireyciliğin bu hayvanlaştırıcı yaşam kültürüne karşı demokratik modernite bireyi, altın çağlı geçmiş özlemiyle ütopyalı gelecek umudunu an’ın demokratik komünal topluluklarında birleştirip, çalışmayı özgürlük sayarak alternatif olmayı başarmak durumundadır

Demokratik modernitenin zihniyet alanlarına yönelik eleştirileri sadece bu alanlardaki dogmatizmi çözmekle sınırlı kalmaz. Bilim, felsefe ve sanatın toplumdaki rollerini layıkıyla oynayabilmelerinin yolunu da açar. Demokratik modernitenin kendisi de ancak kapitalist modernitenin bilimsel, felsefi ve sanatsal açıdan eleştirisi ile kuramlaşır; kendi kavramsal araçlarını geliştirir. Kapitalist modernitenin üniversite ve akademi dünyasındaki bunalımını özgür üniversite ve toplumun her alanına ilişkin akademik kurumların inşasıyla çözmeye çalışır. Sistemin ideolojik hegemonyası çözüldükçe, demokratik modernite zihniyetinin önü açılmış olur. Bu ise demokratik modernitenin yeniden inşasına yol açar.

Kapitalist modernitenin sadece ekonomik, sosyal ve politik bunalımını yapısal olarak yaşamıyoruz; beraberinde köklü bir hakikat bunalımını da yaşıyoruz. İnsanlığın gelişmesi hep hakikat algısındaki gelişmelerle birlikte olmuştur. Hakikat algısını sanallaştıran kapitalizm, insanlık tarihinde en kötü, çirkin ve yanlış yaşamın yolunu açmıştır. Yanlış yaşam yolunda DOĞRU yaşanmaz. Kötü ve çirkin yaşam yolunda da İYİ ve GÜZEL yaşanmaz. Yaşam için krizler ve savaşlardan da daha ağır bir felaket, hakikat algısından köklü kopuşlara yol açan sanal yaşam kutularına kölece bağlanmadır; çoktan çizilmiş yanlış, çirkin ve kötü yolda yaşamadır. Genelde modernite, özelde demokratik modernite tartışmaları hakikat algımızı yeniden geliştirebilir. Yanlış, çirkin ve kötü yollarda heba olan yaşamlardan kopup doğru, güzel ve iyi yaşam yollarına yönelebiliriz. Bunun için demokratik modernitenin zihniyet devrimiyle, toplumsallaşan felsefe, sanat ve bilim yoluyla hakikat algımızı güçlendirip doğru, iyi ve güzel yaşamı gerçekleştirebiliriz.

Özlemlerin ve umutların sınırı olmadığı gibi, gerçekleştirilmesi için bireyin kendisinden başka önünde ciddi bir engel de yoktur. Yeter ki biraz toplumsal namus, biraz da aşk ve akıl olsun!’